su olsaydı şeriat buna izin vermezdi. Bir kısım küçük sıkıntılar yaşansa da bu, gelecekteki büyük hayırlarla telafi ediliyordu. Diğer yandan, açıktan dinin kurallarına aykırı olmayan bir işten maksat neyse, hüküm ona göre verilir. Hazreti Yusuf’un Bünyamin’i yanında alıkoymaktan maksadı onu köleleştirmek, bir daha babasıyla asla görüştürmemek değildi. O bir peygamberdi ve ileriye yönelik bir kısım genel fayda ve maslahatları hedefliyordu. Önce Bünyamin’i alıkoyacak, onu bulunduğu ortamdan kurtaracak, ardından bütün aileyi yanına çekecek ve bu yolla bütün ülkenin aydınlanmasını sağlayacaktı. Bunu yaparken kimseyi endişeye sevk etmeyecek, insanlarda huzursuzluk meydana getirmeyecekti. İşte böyle büyük maslahatlar için başvurulan taktik edalı çareler, o maslahata göre hüküm alıyor ve mahzurlu görülmüyordu. Konu ile doğrudan alâkalı olmasa da burada özellikle Hanefi mezhebinde uygulanan hiyel (çareler/çözümler) meselesine temasta fayda mülahaza ediyoruz. Hanefi mezhebinin imam ve müçtehitleri, çözümsüz kalan bazı meselelere çözüm bulma adına bazı yollara başvurmuşlar ve içinden çıkılamayan problemlere bilinen metotların dışında farklı fakat meşru yollarla çareler aramışlardır. Meselenin suistimale açık bazı yönleri olsa da bu, çözümü gereken ama normal yollardan bir türlü çözülemeyen meselelerde dinin genel prensiplerine aykırı olmayacak şekilde bir çözüm arayışıdır. Bu çarelere genel olarak hîle-i şer’iyye denir. Buradaki hîle kelimesinin Türkçedeki karşılığı çare, çözüm ve çıkış yoludur. Yoksa aldatma, yanıltma mânâsındaki hile değildir. Mesela dört karış büyüklüğünde boynuzu olan bir koçu kurban olarak adayan kişinin bu hayvanı bulamadığında ne yapacağı sorusu İmam Ebu Yusuf’a geldiğinde o, boynuzun çocuk karışıyla ölçülebileceğini söylemiştir. Burada ne bir aldatma ne de bir yanıltma vardır. Çünkü adak