öyle büyük faziletlerdir ki hadiste de ifade buyurulduğu üzere insana yüz şehit ecri kazandırır.148 Yakup (aleyhisselâm), peygamber olmanın yanında işte böyle bir derinlik de taşıyordu. Bir evladı kaybetmekten çok daha fazla acı ve ızdırap veren musibetler sarmalı içinde bulunduğumuz şu zaman diliminde, Cenab-ı Hak, bize de aynı ruh hâletini lütfeylesin!Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Hazreti Yakub’un hüznü sadece evlat hasretine matuf değildi. Onun esas derdi, Hazreti İbrahim’den tevarüs ettiği emaneti bırakacak birini kaybetmiş olmasıydı. Emaneti taşıma ve emin ellere teslim etmenin derdini taşıyordu. Aynı şeyler bizim için de geçerlidir. Din bir emanettir. O, en başta Allah Resulü’ne, sonra Raşit Halifelere, ardından asırlara ışık tutmuş diğer zatlara, son devirde de çağın sözcüsü Bediüzzaman’a ait bir emanettir. Bu aziz emanete gelebilecek en küçük bir zararın, sinelerde çok derin bir yara gibi hissedilmesi lazım. Günümüzde böyle bir hassasiyetin kalplerde yeterince hissedildiği söylenemez. Merhum Mehmet Akif bu duygulara şöyle tercüman olur:
“Hey sıkılmaz, ağlamazsın bari gülmekten utan. .............. Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme; Davranın, zira gülünç olduk bütün bir âleme.”
Evet ağlamayanlar utansın, gülenler de gitsinler ağızlarına bir fermuar vursunlar!.. Âyetin sonunda Hazreti Yakup (aleyhisselâm), “Allah’ın bildirmesiyle sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” diyor. Demek ki kendisine gelen, gösterilen bir şeyler vardı. Ona Hazreti Musa’ya gelen vahiy gibi bir vahyin gelip gelmediğini bilmiyoruz. Fakat vahy-i gayr-i metlüv dediğimiz ilham,