İçeriğe geç

Hazreti Yakup, oğlu Yusuf’un arkasından senelerce hazin hazin ağladı. Belki bir peygamberin bu kadar hüzünlenip ağlamasını yadırgayanlar olabilir. Fakat bilinmelidir ki bu onun için asla bir kusur ve eksiklik değildir. Nitekim Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim’in vefatında hüzünlenmiş, ağlamış ve ardından “Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Ancak şu dil, Allah’ın hoşnut olmayacağı bir şeyi söylemez.” buyurmuştu. Hazreti Yakup da ne kadar kederlenip ağlasa da hâlini Allah’a şikâyet etmiş, kendini sorgulamış ve hep O’nun takdirine razı olmuştur. Âyette de görüldüğü gibi yaptığı şey en fazla ‘yâ esefâ’ demekten ibarettir. “Âh Yusuf!” demiş inlemiş, bundan daha öte bir söz sarf etmemiştir. Aslında daha evvel de arz ettiğimiz gibi Hazreti Yakub’un hüznü, daha ziyade misyonu hesabına bir hüzündür.Ne geçmiş peygamberlerin ne de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği hükümlerde musibetler ve ölümler karşısında göğsüne dizine vurarak dövünmek, saçını başını yolmak, bağırıp çağırmak ve ağıt yakmak yoktur. Bugün hâlâ bu tür cahiliye âdetlerinin devam ettiği yerler vardır. Ölen birinin ardından oturup, “Kaşı şöyleydi, gözleri böyleydi, henüz yirmi yaşındaydı, daha dün bir çocuktu, kucağımıza alıp severdik, sen değil ben ölmeliydim!” şeklinde Allah’a karşı şikayet kokan ağıtlar yakar, ellerini göğüslerine, kafalarına vurur ve bir mümine yakışmayacak hâller sergilerler. Hâlbuki bir mümin, ölüm ve diğer musibetler karşısında Allah’a tevekkül eder, dişini sıkıp sabreder ve asla hafifmeşrep davranmaz, şikayet kokan sözler sarf etmez. İmanıyla, vakarıyla dimdik durarak etrafına güven verir, sabır telkin eder. Bir insanın, evladını kaybettiği hâlde sağlam bir duruş sergilemesi, yutkunup durması, derdini Allah’a açması, ölen evladının acısından dolayı diğer evlatlarını kırmaması, onları kaybetmemeye çalışması gibi hâl ve davranışlar, onun için

271