İçeriğe geç

larında bir kısım konuşmalar geçmiştir. Bu konuşmanın bazı cümleleri zikredilmemiştir. Muhtemel cümleleri şu şekilde takdir edebiliriz: “Kral ile konuştular. Kral bu işi kimin yapabileceğini; siloları kimin oluşturacağını, buğdayları başağında saklama işinin nasıl olacağını sordu. Bunun üzerine Yusuf şöyle dedi…” Görüldüğü üzere, bu cümleler zikredilmediği hâlde sözün akışında herhangi bir boşluk oluşmamıştır. Zira yerinde yapılan icaz (kısaltma, özlü anlatım), sözde boşluk oluşturmaz. Hatta bazen icaz fesahatin ta kendisi olur. Burada da böyle bir icaz vardır. Evet, Hazreti Yusuf bu takdirî cümlelerden sonra talebini belirtmiştir. Aksi hâlde huzura çıkar çıkmaz, selam verip “Beni hazinelere bakan yapın.” demiş olurdu ki bu, karşı tarafta tepki oluştururdu. Hiçbir peygamber, hikmet ve firasete aykırı böyle bir davranış sergilemez. Az önce de ifade ettiğimiz üzere Hazreti Yusuf’un vazife talebi, –hâşâ– içindeki makam arzusunu tatmin etme isteğinden kaynaklanmıyordu. O, alacağı vazifeyi vesile edinerek esas idealini gerçekleştirecekti. Onun tek ideali, insanların Allah’ı tanıması, ahirete inanması ve buna göre hayatlarını tanzim etmeleriydi. İnsanların en muhtaç olduğu konuda, en zor zamanda o, bir kurtarıcı olma fırsatını yakalamıştı. Bu kabul ve krediyi en iyi şekilde değerlendirecekti. Küçük bir iyilik ve sempatik bir hareketle güzelliğe meyledebilecek, arafta kalmış ruhları kendine cezbedecekti. Yakaladığı her fırsatta tevhid düşüncesini işliyordu. Güzelliği, ahlakı ve sempatikliği yanında bir de iş ahlakı eklenince, söylediği sözler tesir ediyor, tuttuğu yol insanları imrendiriyordu. Bu açıdan da Hazreti Yusuf, her dönemin hak yolcularının, hakikat temsilcilerinin örnek alacağı ideal bir şahsiyettir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), idarecilik talep ettiğinden dolayı, bunun bir neticesi olarak hemen vazifeye getirilmeyip

200