karşı bir sindirme hareketine dönüşmüştür. İsrailoğulları’nın Mısır’da gördükleri zulmün altında, Mısırlıların Allah’a inanmamalarının yanında devlet yönetimindeki bu idarî korku ve bu korkuya dayalı sindirme ve imha politikası yatıyordu. Kur’ân’daki ifadelere bakıldığında bu durum rahatlıkla görülebilir. Firavunun Hazreti Musa’ya verdiği tepkiye dikkat edilirse, idaresini ve memleketini kaybetme korkusuna kapıldığı görülür. Çünkü firavun, ceberut bir idare kurmuş, kendini de kendine ait kuruntu dünyasında ilahlık tahtına oturtmuştu. İsrailoğulları, Hazreti Yusuf döneminden itibaren Hazreti Musa devrine kadar on iki kabile şeklinde devam etmiş ve Hazreti Musa zamanında güçlü bir topluluk hâline gelmişlerdi. Kur’ân’da torunlar mânâsına gelen esbât kelimesiyle bu yapıya işaret vardır. Yani asırlar boyunca oğullar, torunlar, boylar, oymaklar hâlinde büyüdükçe büyümüşlerdi. Bu yönleriyle firavun yönetimi tarafından tehdit olarak görülüyorlardı. Bu yüzden firavun, idaresini ve tebaasını kaybetme korkusuyla İsrailoğulları’nı öldürme, esir etme yoluyla bitirmek istiyordu. İşte bu türlü zulümlerin yaşanmaması için idarecilerdeki bu hassas duygunun, bazen paranoya derecesine çıkan bu korku damarının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu açıdan Hazreti Yakub’un söz konusu tavsiyesi bütün zamanlar için fevkalade önemlidir. Tabii bütün bu davranışlar temelde birer temkin ve tedbirin ifadesiydi. Her zaman temkinli hareket etmek icap ediyordu. İnsanları kıskandırmamak, hasede sevk etmemek, rekabet damarlarını tahrik etmemek için büyük değil, küçük ve sığ görünmek gerekiyordu. Sebepler dünyasında tedbir almak bir vazifeydi ama bu, alınan tedbirlerin, tedbir ve stratejileri aşan bela ve musibetleri önleyeceği anlamına gelmezdi. Bu sebeple âyetin devamında bütün sebep ve neticeleri yaratan Allah’a itimat vurgulanıp O’nun hükmüne rıza hatırlatılıyor.