Beşincisi, Mısır’a farklı kapılardan girmelerindeki esprinin gereği olarak, elbette ayrı ayrı yerlere yerleşeceklerdi. Bu, onların orada eda edecekleri misyonla alâkalı bir işaret de barındırır. Zira zamanla evlatları çoğalacak, teçhizat ve malları artacak ve her biri ayrı birer kabile olarak büyüyüp yayılacaktı. Öyle ki ileride İsrailoğulları adıyla Mısır’da büyük bir nüfus ve nüfuz oluşturacaklardı. Her bir kabile bir özelliğin, bir misyonun temsilcisi olacaktı. Ordudaki alaylar, taburlar gibi organize olacaklar ve bir bütünün tamamlayıcı unsurları olarak önemli görevler üstleneceklerdi. Tabii, bu durum aynı zamanda onların tam bir birlik oluşturamadıklarını, tek bir yapı olarak hareket edemediklerini de gösterir. Hazreti Musa’nın asâsını taşa vurmasıyla on iki su kaynağının fışkırması ve her bir kabileye bir kaynağın tahsis edilmesi de bu tespiti kuvvetlendirici bir işarettir. Bundan dolayı, ayrı ayrı durup ortak bir hedefe doğru hareket etmelerini sağlamak daha makuldü. Nitekim öyle de oldu. Çoğalıp yayılarak kendi inançlarını halka benimsetmeyi başardılar. Onların sayesinde Mısır diyarı, tevhid dinine teslim oldu. Altıncısı, bu kadar kalabalık bir kardeşler grubunun aynı kapıdan girmeleri, bir tür kast sistemi içinde yaşayan Mısır halkını korkutabilir ve bu durum bazı kesimleri ileriye yönelik tedbir almaya sevk edebilirdi. Çünkü bir yerde nüfusu fazla olan toplulukların nüfuzları da kuvvetli olur. Bulundukları ülkede zamanla ağırlıklarını hissettirmeye başlar ve yönetim tarafından potansiyel tehlike olarak algılanırlar. Buna bağlı olarak da onlar üzerinde değişik planlar yapılır. Bu sosyo-politik durum bilhassa Mısır için geçerliydi. Çünkü Mısır yönetiminde, kendi kast sistemini koruma refleksi hâkimdi. Dışarıdan gelecek fazla nüfus bu sistemi bozabilirdi. Nitekim daha sonra bu hassasiyet kendisini devlet politikası şeklinde göstermeye başlamış ve zaman zaman Mısır’ın yerlilerinden olmayanlara