İnsan tabiatındaki en büyük ve en kuvvetli meyillerden biri şehvettir. İnsan çoğu zaman bu meyle yenik düşer. Kişi kendini dinin emirleri ile terbiye etmemişse ve nefsi ona daima kötülüğü emrediyorsa –ki potansiyel nefis hep kötülüğü emreder–, böyle biri, şehvetinin esiri olur. Şehvet duygusu, pek çok insanın saplandığı bir bataklıktır. Kimisi bu bataklığın kenarında kimisi ortasında kimisi de derinlerindedir. Allah Resulü’nün buyurduğu gibi herkesin zinadan bir payı vardır.122 Herkes nasibinin hamalıdır. Kimisi bakarak, kimisi dokunarak, kimisi fiilen işleyerek zinadan payını yüklenir. Zinaya götüren pek çok yol karşısında insan, iradesini bir şart-ı âdi olarak kullanarak şehvete karşı mücadele eder/etmelidir. Fakat Allah’ın rahmeti ve muhafazası olmadan kimse ondan korunamaz. Ancak Allah, rahmetiyle kulunu sarıp sarmalayınca da nefsanî meyiller hükümsüz kalır ve şehvetin vakum alanına girmiş olsa bile kişi, tıpkı Hazreti Yusuf gibi kurtulur. Bu sebeple, günaha karşı iradenin hakkını vermenin yanında, hep Allah’a sığınmalı ve hep “Tut elimden; tut ki edemem Sen’siz!” demeliyiz.Hazreti Yusuf, nefsini tezkiye etme ve kendini temize çıkarma telaşına düşmüyor. Kendine yakışır bir tevazu ve mahviyet ile Allah karşısındaki kulluk tavrını ortaya koyuyor. İddiasızlık ve Allah’a karşı mahcubiyet edasıyla içini seslendiriyor. Yani “Ben bir iffetsizlik yapmadım. Yapmadım ama kendimi de yunmuş yıkanmış, günahlardan arınmış görmüyorum.” diyor. O, nefsin mahiyetini ve mertebelerini çok iyi biliyor, kendini nefs-i emmare (şiddetle kötülüğü emreden nefis) mertebesinde görüyor ama inanmış insanlar onu daima nefs-i mutmainne (Allah ile itminana ermiş, oturaklaşmış nefis) merhalesinde görmelidir. Peygamberler hakkında-