liyle ve aklının anlayacağı şekilde konuşmasının ise başka bir rahmet tecellisi olduğunu bildirir (s. 41). Fakat Kur’ân’ın Arapça olmasını sadece Peygamber Efendimiz’in Arap olmasıyla alâkalı görmeyip, bunun diğer bir sebebinin, Arapçanın diğer dillerden farklı özellikler taşıması olduğunu söyler: Arapça harflerde ayrı bir musiki, canlılık ve ses zenginliği vardır. Bu harflerin bazıları dudak, bazıları boğaz, bazıları ağız boşluğu, bazıları da dil ve dişler kullanılarak çıkar. Yani Arap alfabesindeki harfler telaffuz edilirken ağız ve boğazın her tarafıyla beraber diyafram ve göğüs kası da etkili bir şekilde kullanılır. Böylece Arapçanın, Kur’ân’ın edebiyat harikası olduğunu göstermeye imkân verecek özellikler taşımaya, ilahî hikmetle hazırlandığına dikkat çeker. Hazreti Yusuf’un sekiz yıl kadar süren haksız yere hapsi, hayatındaki en bariz bir dönemi olduğundan, onun insanlığa vereceği ders üzerinde önemle durur. “Evet, hemen her dönemde, peygamber yolunun yolcuları için medrese-i Yusufiye, bir kader hâline gelmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzün hapse düşen çilekeşleri de kendilerini medrese-i Yusufiye talebesi olarak görmeli ve hapiste geçirdikleri zamanı Hazreti Yusuf gibi değerlendirmelidirler. Nitekim böyle yapanların sayısı az değildir.” (s. 133). “Zira insanlığın peygamber soluklarını duymaya ihtiyacı vardır. Bunu da ancak peygamber yolunun yolcuları yapacaktır. Bunun yolu yöntemi ise insanları ayağına çağırmak değil, bizzat onların ayağına gitmektir. Eğer insan bunu iradî olarak yapmazsa Cenab-ı Hak bazen ona cebrî olarak yaptırır. Yani nebevî yolun yolcuları göçler tertip edip dünyaya hak ve hakikati duyurmak için yayılmazlarsa Allah bir zalimi başlarına musallat eder ve onları dünyanın dört bir tarafına saçar. Böylece insanlık yeni bir ses ve solukla tanışır. Bunun elbette kendine göre zorlukları olacaktır. Fakat şikâyet etme-