alâkayı ve hırsı anlamamız gerekir. Hırs tabiri, genelde olumsuz mânâda kullanılır ama burada Kur’ân’ın kullandığı gibi olumlu mânâda kullanılabilir. Onun hırsı, Allah rızası istikametinde ve Allah’ın tanınması içindi. Bu yolda gösterilecek hırs makbul bir hırstır. Evet Efendimiz’de ümmetine ve insanlığa karşı hırs derecesinde bir ilgi vardı. Buna mukaddes hırs da denebilir. Tattığını başkalarına da tattırma, onları da kendi ufkuna ulaştırma hırsı. Kur’ân iki ayrı âyette O’nun bu hırsını ifade ederken, “Neredeyse kendini helak edeceksin!”183 buyurur. Fakat bununla beraber o, Allah’ın takdirine de son derece bağlı ve saygılıydı. Vazifesini, takatinin son sınırına kadar yerine getiriyor ancak gerisini Allah’ın hidayetine havale ediyordu. Şu an sadedinde olduğumuz âyette ise Allah ona vakayı gösteriyor, realiteyi nazara veriyor ve “Ne kadar hırslı olsan da çoğu inanmaz.” buyuruyor. Bu, vazifeden vazgeçirme değil, vazifeyi eda ederken realiteleri göz önünde bulundurma tembihidir. Kur’ân’a kulak kesilip ondan bu tembihi almış olan günümüzün irşat erlerine düşen vazife, altının, gümüşün, zebercedin, yakutun ve benzeri dünyevî şeylerin peşine düşüp ömür tüketmek değildir. Onlar âlî şeylerin peşine düşmeli, yüksek hedefler için ağ açmalı, pusuya yatmalı ve hep yüksekleri avlamaya çalışmalıdırlar. Gerekirse amelelik yapmalı, taş kırmalı, tarlalarda, fabrikalarda çalışmalı fakat her fırsatta dert ve davalarını muhtaç gönüllere ulaştırmanın gayreti ile yaşamalılar. Bu yolda çeşitli alternatifler üretmeli, farklı projeler geliştirmeli, ölesiye bir gayret ortaya koymalı fakat işin neticesini daima Allah’a bırakmalılar. Zira kalblere hükmeden O’dur. Hidayeti yaratacak olan da O’dur. İşin bu kısmında kulların bir tesiri söz konusu değildir.