İçeriğe geç

3. Peygamberler kendi davalarına kilitlenirler. Aslında sorumluluklarına kilitlenirler demek daha uygundur. Çünkü dava kelimesi; ideali, mefkureyi, gaye-i hayali çağrıştırır. Esasında peygamberler şahsî bir gaye-i hayali takip etmezler. Onlar Allah’ın onlara yüklediği sorumlulukları hakkıyla yerine getirirler. Hakiki mahiyetiyle Peygamberliği temsil ederler. Dolayısıyla o seçkin zatlara mefkure, gaye-i hayal, dava veya ideal insanı denmez. Çünkü peygamberlik vazifesinin mahiyetine göre bunlar çok küçük kalır. Fakat bazen bir sıfat eklemesi de yaparak mesela “Engin bir gaye-i hayali vardı.” denebilir. Bunda da bir mahzur yoktur. Evet peygamberler, Cenab-ı Hakk’ın hususi bir donanımla yarattığı seçkin (mustafeyne’l-ahyâr) kullarıdır. Bu sebeple onlar planlarını kendileri belirlemez, kendi düşüncelerine göre bir sevdanın arkasına düşmezler. Onlar bedenen bizimle yaşayan, aynı toprağa ayak basan fakat aynı zamanda fizik ötesiyle irtibata geçen, tabiatın ötesinden mesaj alan, bizim ulaşamadığımız yerlerden haber getirip bize bizim dilimizle sunan seçilmiş zatlardır. Onların tek derdi vardır, o da insanların dinden nasibini alması, aradaki engellerin bertaraf edilerek kalblerin kendi ufuklarına göre Allah’la buluşmasıdır. Onlar bunun için yaşar, bunun için çırpınırlar. Fakat bu çırpınmalarına rağmen iman nurunun kalblere yerleştirilmesi gibi büyük bir neticeyi Allah’a bırakırlar. Kendilerini helak edercesine insanların hidayeti için çırpınmalarına rağmen bir o kadar da Allah’ın iradesine saygılı davranır ve hidayetin Allah’a ait olduğunu, ona karışamayacaklarını ifade ederler. İnsanlığın hidayetini isteme konusunda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) apayrı bir yeri vardır. Zira o, miraca yükselmiş, ulvi âlemleri görmüş, Firdevsleri müşahede etmiş, Allah’ın huzuruyla müşerref olmuş, sonra da ümmeti için dönüp geri gelmiştir. O’nun ümmetine duyduğu

326