İçeriğe geç

etmesi uygun olmazdı. Kendine yakışanı yapıyor ve kardeşlerinde bir tepki ve cepheleşme oluşturmuyor. Kelâm-ı nefsî dediğimiz bu tür iç konuşmalardan dolayı insan sorumlu olmaz, hesaba çekilmez. İçinden geçirip duygusunu dışa yansıtmaması, o anda hırsızlıkla itham edildiği hâlde bir tepki vermemesi Hazreti Yusuf’taki (aleyhisselâm) hazm-ı nefsi ve olgunluğu gösteriyor. Yani olumsuz bir davranışa karşı içindeki duygularını ortaya koyarak daha ciddi olumsuzluklara sebebiyet vermiyor. Duygusunu davranışına yansıtıp onlara soğuk ve suçlayıcı davransaydı, kardeşleri suçluluk psikolojisiyle uzaklaşıp giderlerdi. Hatta dalalet ve küfre düşme riskleri bile söz konusu olabilirdi. Çünkü o günkü ortam buna müsaitti. Hâlbuki tevbe kapısı her zaman açıktır. Bir peygamber, insanları tevbe kapısından uzaklaştırmaz. Bilakis onları her fırsatta o kapıya yönlendirmeye çalışır. Aynı tedbirli ve olgun duruşu Hazreti Yakup’ta da görüyoruz. O da çocuklarının yıllar önce yaptıkları kötü plandan çektiği ve yıllarca Yusuf’una hasret yaşadığı hâlde çocuklarına cephe almadı, sürekli onları suçlayıp durmadı, onları tamamen yalnız bırakmadı ve onlarla ilgisini belli bir seviyede devam ettirdi. İki peygamber de bunu konum ve karakterlerinin gereği olarak yapıyordu fakat bir taraftan da onların bir gün pişman olup tevbe edeceklerini, sonrasında yararlı işler yapacaklarını ümit ediyorlardı. Çünkü ne de olsa peygamber hanesinde yetişmişlerdi ve diğer insanlara göre daha avantajlı bir konumda bulunuyorlardı. Dolayısıyla gelecekte görecekleri misyon hatırına onlara katlanmak, olumsuz tavırlarını hazm-ı nefs ile karşılamak gerekiyordu. Hazm-ı nefs etmek, yani olumsuz söz ve davranışları olgunlukla karşılamak, sevilmeyen tavırlara aynısıyla karşılık vermemek oldukça zor bir iştir. Bu, insanda ciddi bir karakterin oturmuş olmasına bağlıdır. Bu zorluğundan dolayıdır ki

252