İçeriğe geç

mutluluğun zirvesindeyken, bin bir zevk ve debdebe içinde hayatını geçirme fırsatı yakalamışken, Mısır’ın ötesinde daha geniş coğrafyalara ulaşıp hükmetme ihtimali varken ölümü isteyerek aslında büyük bir sadakat örneği sergiliyordu. Çünkü esas maksadının dünyevî makamlar, imkânlar, saadetler olmadığını, biricik gaye-i hayalinin Allah’a kavuşmak olduğunu ortaya koyuyordu. Evet o bir sadık ve sıddîkti. Hapishane arkadaşı da ona sıddîk demişti. Zaten sadakat olmadan ihlas yakalanamaz. Sıddîk olmayan, muhlis de muhlas da olamaz. Dünyada yapılması gerekenleri elinden geldiğince yaptıktan sonra hayatı Allah’a kavuşma iştiyakıyla bitirmek, inanmış bir insanın en büyük hedefi olmalıdır. Hayatı en güzel şekilde değerlendirip tam refaha, huzura erişeceği anda Allah’a kavuşma arzusuyla dopdolu bulunmak, dünyevî bütün mutlulukların zirvesindeyken “Ya Rabbi, al emanetini ve bana şeb-i arûs yaşat!” diyebilmek... her müminin temel düşüncesi bu olmalı. Neden? Çünkü bu dünya, insanı manevî ve metafizik ihtiyaçları yönünden tatmin edecek bir yer değildir. O, burada tam bir mutluluk elde edemez, her yönüyle saadeti yakalayamaz. Bu yüzden, sürekli tatmin olacağı başka bir yer arar. Arar ama orayı hayal ederken kendi düşünceleri, duyguları ve tecrübeleri çerçevesinde hayal eder. İşte bu noktada Allah Teâlâ, kudsî hadiste insanın ahirette kendisini bekleyen neticeleri tam hayal edemeyeceğini belirtir. Bunu beyan ederken bir taraftan insanın sınırlılığını hatırlatır diğer taraftan da ötelere ait sınırsızlığı ima eder.179 Evet, düşüncelerimizi aşkın o âlemde sürekli bir yükselme, ilerleme ve derinleşme olacaktır. Buutlar içinde yeni buutlar açılacak ve bunlarla insan sürekli yenilene-

318