İçeriğe geç

Buradaki hakem, kadının akrabası olduğuna ve şahit olarak dinlendiğine göre saraydan biri olmalıdır. Aynı zamanda, sözü dinlenen, itibarlı biridir ki böyle önemli bir olayda şahit olarak o dinleniyor. Yorumuna bakılacak olursa, insaflı biri olduğu anlaşılıyor. O dönemde te’vîl-i ehâdîs yani, yorum, olayların arkasını araştırma, olayların oluş şeklinden mânâlar çıkarma yaygın olduğundan şahit, meseleye işaretler yoluyla yorum getiriyor, ehl-i vukufluk, yani bilirkişilik yapıyor: “Eğer gömlek önden yırtılmışsa kadın, arkadan yırtılmışsa Hazreti Yusuf haklıdır.” diyor.

Şahidin, kadının ailesinden olması sebebiyle onun tarafını tutması beklenirken onu suçlu bulması, Hazreti Yusuf’un masum olduğuna dair kuvvetli bir delildir. Buna, iffetle yaşanan hayata Allah’ın özel bir lütuf ve teveccühü de diyebiliriz. Böylece Allah onu hem mükâfatlandırmış hem de ileride göreceği misyona hazırlamıştır. Bu açıdan, iffetin kendisi kadar onun başkaları nazarında ispat edilmesi de çok önemlidir. Eğer o şaibe, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) üzerinde kalsaydı, yeniden halkın içine döndüğünde davası adına tesirli olamaz, yakaladığı konuma ulaşamaz, dolayısıyla misyonunu eda edemezdi. Yusuf (aleyhisselâm), hapse bir suçlu olarak girmedi. O günkü idareciler, masumiyetini bildikleri hâlde, maslahat gereği onun hapse girmesini uygun buldular. Onlar Hazreti Yusuf’u hapse atsalar da halk olup biteni biliyordu. Özellikle o günkü saray eşrafı arasında kadının suçlu, Hazreti Yusuf’un masum olduğu biliniyordu. Dolayısıyla kimse Hazreti Yusuf’u itham etmedi. Kimse “Zaten hapsi hak etmişti, müstahak olduğunu buldu.” demedi. Hapse masum olarak girdi ve masumiyetini tescil ettirerek oradan çıktı. Öte yandan o, hapiste boş durmadı, misyonunu mevcut şartlarda devam ettirdi. Orayı bir medrese hâline getirdi ve bir tebliğ ve eğitim mekânı olarak değerlendirdi.

132