memişti. Bünyamin’i almak için de yine aynı taktiklere başvuruyorlardı. Vurgulu ifadelerle ve ısrarla “Biz hepimiz bir grubuz, onu mutlaka koruruz.” diyorlardı. Nitekim babalarını nasıl etkileyeceklerini biliyorlardı. Bu yüzden Mısır’da yaşananları sanki kendilerine hiçbir şey verilmemiş gibi anlattılar. Hâlbuki alacaklarını almışlardı. Sadece Bünyamin’in payını alamamışlardı ya da bir dahaki sefere onu getirmezlerse onun payını alamayacakları kendilerine söylenmişti. İşin bu tarafını söylemeden konuşmaya bu şekilde olumsuz haberle başlamak suretiyle babaları üzerinde psikolojik baskı kurmak ve Bünyamin’i göndermesi için onu ikna etmek istiyorlardı. Yakup (aleyhisselâm) çocuklarına “Daha önce Yusuf’u size emanet etmiştim, koruyamadınız. Şimdi Bünyamin’i de alıp götürmek istiyorsunuz, size nasıl güvenebilirim?” şeklinde karşılık verdi. Arkasından, “Allah en iyi koruyandır!” diyerek Allah’ın himaye ve yardımına sığındı. Çektiği acılara rağmen çocuklarının bu yeni taleplerini keskin bir tavırla reddetmiyor, onlarla iletişimini devam ettireceği açık bir kapı bırakıyordu. Aslında onlara güvenemiyordu. Fakat o, bir peygamberdi. Meydana gelen olaylardaki esrarengiz yönleri görüyor, bazı şeyleri seziyor, bunların boş, mânâsız olmayacağını biliyordu. Ayrıca çocukları ve torunlarıyla beraber oldukça geniş bir aileye sahipti. Onların rızkını da düşünerek çocuklarına tamamen kapıyı kapatmıyordu. Bünyamin’e izin verecek gibiydi ama teyide de ihtiyaç duyuyordu. Ne var ki güvenmek için yeterli gerekçe bulunmuyordu. Zira bir defa Yusuf’a (aleyhisselâm) yaptıkları hile ile emniyet ve güven kaybına uğramışlardı. İkinci olarak da bu günahlarından pişman olup döndüklerine dair bir emare görünmüyordu. Dolayısıyla güven vaadetmiyorlardı. Evet, insan bir kere emniyet duygusunu kırınca, muhataplarında güven hissini yok edince, ondan sonra elli türlü argü-