İçeriğe geç

adına önceden böyle bir zemin hazırlamıştı. Atalarının peygamber olarak zikredilmesi, o gün gönüllerin Hazreti Yusuf’u (aleyhisselâm) kabulü adına bir referans olacaktı. O, tebliğini yaparken rahatlıkla şunu diyebilecekti: “Ben rastgele ortaya çıkmış, macera meraklısı bir insan değilim. Kendimden bir şey uydurmuyorum. Daha önce peygamber olarak vazifelendirilmiş babamın ve dedelerimin yolundan yürüyor, onların sunduğu mesajları sunuyor, onların anlattığı hakikatleri anlatıyorum.” Burada Hazreti İshak’ın zikredilip Hazreti İsmail’in zikredilmemesinin sebebi, Hazreti Yusuf’un Hazreti İshak’ın soyundan gelmiş olmasıdır. Efendimiz’in ataları ve Kureyş kabilesinin de bulunduğu bazı Araplar ise Hazreti İsmail’in neslinden geliyorlardı. Kur’ân’da anlatılan peygamberlerin bazılarına kitap ya da sahife gönderilmiş, dolayısıyla onlar, yeni bir dönemin başlangıcı sayılmıştır. Ancak Hazreti Yusuf’a müstakil bir kitap ya da sahife inmemiştir. O, dedesi Hazreti İbrahim’in (aleyhimesselâm) şeriatıyla amel etmiştir. Bununla beraber, bir peygamber olması itibarıyla, Hazreti Yusuf’un hep Allah’ın emriyle hareket ettiği muhakkaktır. O, gerek vahiy gerekse ilham suretinde bazen açık bazen kapalı gelen emirlerle hayatını yönlendirmiştir. Böyle olmasaydı onun kadim inançların, putperestliğin hâkim olduğu eski Mısır’da yerleşip itibar görmesi ve bir inkılap gerçekleştirmesi söz konusu olamazdı. Diğer bir ifadeyle, emr-i ilahî ile hareket etmeseydi, ataları Hazreti İbrahim, Hazreti İshak ve babası Hazreti Yakub’un getirdiği dini yeni bir kültürün içinde o devre göre yorumlayamaz, dolayısıyla dinini halka kabul ettiremezdi. Evet, yeni bir şeriat getirmemişti ama atalarının getirdiği tevhid dinini o günkü konjonktürü ve halkın karakterini hesaba katarak temsil edip anlatmış ve büyük bir uyanış gerçekleştirmişti. Bütün bunları vahyin gölgesinde hareket ederek

71