şirin gösterir, vesvese verir, belli dürtüleri tetikler. Bunun ne-
ticesinde de iradesinin gücünü bilmeyen, bilse de onu kullan-
masını beceremeyen insan günah işler. Meseleye böyle bak-
mak ve şeytanı yenilmez, mukavemet edilmez bir varlık ola-
rak tasavvur etmemek gerekir.
Şeytanın nöronlara nasıl tesir ettiğini, korteksteki bilgi yığınlarını nasıl harekete geçirdiğini, onları belli bir yöne nasıl sevk ettiğini tam izah edemeyebiliriz. Fakat bilebildiğimiz bir şey var ki o da şudur: Şeytanın işi sadece süsleyip tahrik etmekten ve aldatmaktan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, şeytanın günahları allandırıp pullandırarak güzel gösterdiği beyan edilir. Nefs-i emmarenin, insanın içinde şeytanı dinleyen bir mekanizma olduğunu düşündüğümüzde, onun yaptığı/yaptırdığı kötülüklerin de dolaylı olarak şeytana mal edilmesi mümkündür. Demek oluyor ki, kaymalar, sürçmeler, düşmeler söz konusu olunca –netice itibariyle, yaratılmaları Allah’a ait olsa da– bunlara sebep olan şeytandır. Fakat bunlar hep sebep olma, ayartma, tahrik etme, aldatma şeklinde anlaşılmalıdır. Hakiki iktidar ve gücün şeytanda olduğu zannedilmemelidir. Çünkü az önce de geçtiği üzere şeytanın hilesi gerçekte çok zayıftır. Şeytan aldatmaya çalışır ama insana, buna mukavemet edebilecek, bunun karşısında duracak bir irade verilmiştir. Her şeyi yaratan, her şeyin üzerinde hükümran olan ise yalnız Allah’tır.Ayrıca Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) Hazreti Yusuf’a yaptığı bu ikazı suizan veya gıybet olarak görmek hata olur. Bu olsa olsa, “hüsn-ü zan, adem-i itimat” prensibinin gereği olarak düşünülebilir. Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm), “Şurada temkinli ol, şu konuda dikkat et, şu şahsa karşı tedbiri elden bırakma, ona sırtını dönme!” gibi tembihlerde bulunup insanları uyarma konumunda bulunduğu da unutulmamalıdır.