İçeriğe geç

le ederek ‘icaz-ı hazf’i biraz açalım. İcaz-ı hazf, bir konu anlatılırken sözün bazı kısımlarının zikredilmeyip atlanmasıdır. Atlanan yerler bir harf olabildiği gibi bazen bir kelime, bir cümle yahut cümleler de olabilir. Fakat bu atlamayla mânâ değişmez ve bozulmaz. Çünkü zikredilen yerlerde, atlanılan kısımlara dair zihnin kolaylıkla intikal edebileceği işaret ve deliller vardır. Kur’ân’da bu tür icazın pek çok örneğini göstermek mümkündür. Biz sadece, burada üzerinde durduğumuz iki âyete bakalım: 45. âyetten 46. âyete geçerken icaz-ı hazf yapılmıştır. Yani iki âyet arasında söylenebilecek birkaç cümlenin zikrine gerek duyulmamıştır. Mesela “Beni hapishaneye gönderin.” denildikten sonra şu cümleler zikredilebilirdi: “Gidip Yusuf’a rüyanın tabirini sorayım dedi. Bunun üzerine onu hapishaneye gönderdiler. Yusuf’u buldu ve ona dedi ki…” Görüldüğü üzere bu cümleler atlandığı hâlde mânâda herhangi bir boşluk yoktur. Okuyucu, bu icazlı ifadeler yardımıyla kıssanın anlatılmayan kısımlarını kendi zihninde kolaylıkla canlandırabilir. Zira ihtiyaç duyulan az sayıdaki kelime ve cümlelerle konu gayet anlaşılır bir surette ifade edilmiştir.

181