İçeriğe geç

alır.66 Vahyin dinî literatürdeki mânâsı ise Allah’ın, peygamberlerine, vasıtalı-vasıtasız kendi katından bazı bilgiler göndermesidir. O aynı zamanda, Allah’ın mahiyetini bilemediğimiz bazı yollarla nebilerin kalplerine attığı bir kısım sözlerdir. Bu mânâdaki vahiy sadece peygamberlere gelir. Zaten biz de vahiy denince bunu anlarız. Peygamberlerin dışındaki kişiler veya varlıklar hakkında kullanılan vahiy ise ilham etme, yol gösterme, kalbine bazı hakikatleri duyurma gibi mânâlara gelir. Velinin kalbine doğan şey de vahiy değil ilhamdır.Yusuf (aleyhisselâm) kuyuya atıldığı zaman henüz çocuk olduğuna göre orada kendisine gönderilen vahyin bildiğimiz mânâda bir vahiy olmaması gerekir. Çünkü peygamberlik, büluğa erip belli bir olgunluğa eriştikten sonra gelir. Öyleyse buradaki vahiyden kastedilen şey, kalbe doğan ilhamdır. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi belki o, ilhamın bir çeşidi olan ihtardır.67

Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) henüz peygamberlik gelmeden nail olduğu bu tür ilhamlar sayesinde, yürüdüğü yolda hiç şaşkınlık yaşamamış, tereddüde düşmemiş, korku nedir bilmemiştir. Sanki o yollardan defalarca geçmiş ve o yolun kırmızı çizgilerini biliyor gibi hareket etmiştir. Davranışlarına, kullandığı dile baktığımızda, çok iyi işleyen, sağlam bir fetanet sezilmektedir. Bunu sadece sekineyle açıklayamayız. Evet sekinede bir itminana erme, maruz kalınan şeye mukavemet gösterme, korku ve endişelerin silinip gitmesi gibi mânâlar vardır. Fakat burada sekineden de öte bir durum görülmektedir. Bir şeyin onun ruhuna doğması söz konusudur. Nasıl peygamber olmadığı hâlde Hazreti Musa’nın annesine vahyedilmiş, bazı ilhamlar gönderilmişse Hazreti Yusuf’a da o daha peygamber değilken ilham gelmiştir. Fakat Hazreti Yusuf peygamber

95