İçeriğe geç

de zamanla Arapçalaşmıştı. Bu sebeple denebilir ki Efendimiz ve sahabe gibi Arapçanın kendisi de ümmî idi. Yani diğer dillerden kayda değer şekilde etkilenmemişti.Bu, Cenab-ı Allah’ın, Peygamber Efendimize ve O’nun ashabına bir ihsanıdır. Çünkü o bölge eğer yazılı kültüre geçip çevre medeniyetlerle temas kursaydı bunun vahyin yorumlanmasına bir kısım olumsuz tesirleri olabilirdi. Yabancı fikirler ve bakış açıları saf vahiy bilgisine karışıp o berrak kaynağı bulandırabilirdi. Bu yönüyle Efendimiz ve sahabenin ümmiliği Kur’ân’ın doğru anlaşılıp doğru yorumlanmasında çok önemli bir rol oynamıştır.Diğer yandan Efendimizin ümmiliği Kur’ân hakkındaki bazı yersiz iddiaları çürütmüştür. Şöyle ki hem o dönem hem de sonraki asırlarda Kur’ân’daki kıssaların önceki semavi kitaplardan alındığı şeklinde iddialar ortaya atılmıştır. Bu iddiaların doğru olması için Efendimiz’in okuma yazma bilmesi gerekirdi. Kur’ân bu hususta şöyle der: “Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce okuyan-yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.”28Ayrıca Efendimiz’in daha önce bilmediği bir kıssayı sıradan beşerî bir konuşma şeklinde değil, Kur’ân’ın etkileyici ve orijinal üslubuyla sunması da onun ilahî kaynaklı olduğunu gösterir. Eğer bu kıssa daha önceden bilinip sözlü kültürde dolaşıyor olsaydı Efendimiz’in onu hadislerde gördüğümüz o kendine has üslubuyla anlatması beklenirdi. Hâlbuki Yusuf kıssası baştan sona hadislerde anlatılmadığı gibi, kısım kısım da yer almamaktadır. Bazı hadislerde sadece kıssadaki bazı hususlara işarette bulunulmaktadır. Netice itibariyle Yusuf kıssası tam hâliyle sadece Kur’ân’da yer almakta ve Kur’ân üslubuyla anlatılmaktadır.

50