Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmî bir insandı ve hiç okumamıştı. –O ümmiyet başlarımızın tacı olsun. Aslında onun ümmî olması, peygamberliğinin çok önemli esaslarındandır.– Ne Ehl-i Kitap’tan ne de cahiliye döneminde herhangi bir ilim adamıyla görüşmesi söz konusu değildir. Bu, herkesçe müsellem olan bir hakikattir. Yalnız o değil, kendi devrinde başkaları ile görüşenler de O’nun Allah’tan getirdiklerini bilemezlerdi ve O, bunları söylerken herkes hayret ve dehşet içinde O’nu dinlerdi. Bu arada bazıları, bunları birer üstûre kabul edip konuya öyle yaklaşırlardı ki, Nadr b. Hâris de bunlardan biriydi. O, İsfendiyar ve Rüstem’in hikâyelerini bildiğinden, Efendimiz’in anlattığı bu tarihî gerçekler karşısında, bir alternatif olarak hep onlara ait üstûrelerle O’nun karşısına çıkar ve zihinleri bulandırmaya çalışırdı. Gün geldi, onun üstûreleri bir bir unutulup gitti; ama Efendimiz’in Kur’ân vasıtasıyla anlattığı şeyler parlaklığını daha da artırarak çağımıza kadar geldi ulaştı; gelip ulaşmakla da kalmadı, araştırmacılar için birer ilham kaynağı hâline geldi ki, onun başka bir mucizesi olmasaydı, peygamberliğine delil olarak bunlar yeter ve artardı.
2. Madde: وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ“O’nda sizden sonrakilerin de haberi vardır.”
Kur’ân-ı Kerim, nüzûlünden itibaren kıyamete kadar cereyan edecek olan pek çok hâdiseye de işaret eder. Şimdi onun bu konuyla alâkalı birkaç işaretini arz etmeye çalışalım: Tarihî devr-i dâimler hakkında Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 54. âyetinde mefhum olarak şöyle ferman eder: “Eğer dinden ellerinizi gevşetir, geriye durursanız Allah yepyeni bir kavim getirir, (onlar birinci saftaki insanlar safvetindedirler.) Onlar, Allah’ı severler, Allah da onları sever, Allah yolunda cihat eder, kınayanın kınamasına aldırış etmezler.”