İçeriğe geç

Eğer gerçekten bir insanın ilimden nasibi varsa, onun dimağ, ruh ve vicdanının hakikate uyanmış olmasının ölçüsü şudur: Böyle biri ilmî derinliği nisbetinde asla Kur’ân’a doymaz. Kur’ân’dan zevk almayanlar ya cehalet ya da ön yargı içindedirler. Cahillerin onu anlamaları, mebâdi-i malumatla, yani sadece kendilerine ilk mektepte yapılan ilk telkinlerin tesiri ölçüsündedir. Herhangi bir ön yargı ve şartlanmışlık içinde ona karşı kapalı olan ruhlara gelince, bunlar evvel-âhir ondan hiçbir şey anlamazlar. Bu arada ilimlere açık bazı kimseler de onu anlamıyorlarsa bunlar da ilmin ruhunu anlamamışlar ve taklitçilik içindeler demektir. Gerçek ulemâdır ki, bunlar asla Kur’ân-ı Kerim’e doymazlar.

Eğer Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle kendisini ona verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, o enbiyâ-i izâmla sohbet ediyor; hatta mâverâ-ı tabiatın sesini dinliyor gibi olur. Ben bazılarının bazı ahvâlde zaman üstü bir hâl aldıklarına inananlardanım. Onların Kur’ân sayesinde, enbiyâ-i izâmla sohbet ettiklerini, sahabe-i kiramın meclisine girip oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye gittiklerini düşünür ve hallerine imrenirim. Buna farklı bir zâviyeden Üstad da işâret eder. Evet bazen insan, Cibrîl-i Emîn’in soluklarını kulağının dibinde duyabilir. Bazen de “kemmiyetsiz-keyfiyetsiz” Mütekellim-i Ezelî’yi dinliyor gibi olabilir. Binâenaleyh Allah’tan dinleyen, Cibrîl’den dinleyen, Resûlullah’tan dinleyen veya aradaki mükâlemeye aynı zamanda şahit olan bir insan nasıl ona doyar ki?

27