Evet o hiç eskimemiştir ve canlı gönüllerin ona doyması da söz konusu değildir. Sahabe efendilerimiz Kur’ân’a doymadan gitmişlerdi. Onlar derin bir zevk ve şevk içinde Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’den duyar duymaz ona karşı duydukları derin hâhişle onu hemen hafızalarına alır, sonra da bitmeyen bir heyecanla tekrar eder dururlardı. Ruhları bu işe o kadar açık ve öylesine aç bir bekleyiş içinde idiler ki kelime kelime Kur’ân inerken, Ramazan’da oruçlu bir insanın kevser yudumlaması gibi, gırtlaklarından aşağıya inen her şeyi, bünyelerinin derinliklerine kadar takip eder, duyar ve onunla âdeta büyülü gibi yaşarlardı. Bu itibarla da onlar, o mâide-i semavîyeyi her gün orijinal bir kılıf içinde duymuş, yaşamış ve Kur’ân’a doyamadan gitmişlerdi…
Onlardan sonra da en esaslı Kur’ân okuma, tâbiîn-i izâm döneminde olmuştur ki, bazı uzun gecelerde Kur’ân’ı iki defa hatmeden insanlardan bile bahsedilir. Ebû Hanife’nin Ramazan-ı şerifte bir gündüz bir de gece hatmettiğini menkıbe kitapları söylüyor. Şimdi hangi şey vardır ki, bu kadar çok okunduğu halde ülfet olmasın!? Oysa ki onlar ömürlerinin son anına kadar Kur’ân okumuşlardı ama zerre kadar bir usanma, bir bıkkınlık ve bir ülfet olmamıştı.
“Ben şiirin peygamberiyim.” diyen Mütenebbî’den Maarrî’ye bütün iddialı söz üstadları; Mustafa Sâdık er-Rafiî’den Şevkî’ye, ondan da Seyyid Kutub’a kadar bütün Kur’ân hayranı devler, Kur’ân karşısında aczlerini itiraf etmiş ve âvâz âvâz Kur’ân’ın hep taze kaldığını haykırmışlardır.