الٓرٰ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ“Elif-Lâm-Râ. Bu Kur’ân öyle bir kitaptır ki, her fermanı gayet muhkem (yanlış tevile, yanlış tefsire meydan vermeyecek şekilde) kendi içinden delillerle desteklenmiş; sonra da güzelce açıklanmış (ve iltibaslara, yanlış anlamalara fırsat verilmemiş) tam hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdâr bir Hakîm ve Habîr tarafından gönderilmiştir.”20
12. Madde: وَلَا يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ“Âlimler, ona asla doyamazlar.”
Düşman ona buğzetse, cahil onu anlamasa da o, ulemânın, ışıkları gönüllerde baş ucu kitabıdır. Bir Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, bir üstad Bediüzzaman Kur’ân’ı hiç ellerinden bırakmamışlardır. Meselâ, Üstad, hâfız olmadığı halde, Kur’ân’la o engin meşguliyeti sayesinde kafası âdeta bir fihrist gibidir. Eserlerine baktığınızda, falan yerde şu kelime, filan yerde şu kelime vardır.. o kelime sağındaki, solundaki kelimelerle münasebeti açısından şöyle, altındaki üstündeki kelimelerle münasebeti açısından böyledir.. diyerek hep Kur’ân içinde dönüp durduğunu vurgular.
Üstad Hazretleri, İmam Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdullah Dehlevî, İmam Gazzâlî gibi insanların, sahabe-i kiram, tâbiîn-i izâm, tebe-i tâbiin-i fihâm, evliyâ-i kiram, asfiyâ-i fihâm efendilerimizin ona doyması şöyle dursun, onunla iştigalleri ölçüsünde ona karşı daha bir aç, daha bir susuz hale gelmişlerdir.
Evet bazı zamanlar insan Kur’ân okurken, doğrudan doğruya onun orijinal sesini duyar gibi olur.. sadece peygamberlikle alâkalı bazı âyetler istisna edilecek olursa, anlatılan devirleri, dönemleri bile aşarak bütünüyle Kur’ân’ın âdeta kendisine seslendiğini hisseder.
Dipnotlar
- 20 Hûd sûresi, 11/1.