İçeriğe geç

15. Madde: هُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا ﴿إِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا۝يَهْدِۤي إِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪﴾ “Bu öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman şöyle demek mecburiyetinde kaldılar: ‘Biz acayip bir kitap dinledik. Bu Kitap doğruluğa götürüyor. Biz de hemen ona inandık.’”33

Buradaki عَجَبًا kelimesi üstteki cümle ile de irtibatlı olduğunu gösteriyor. Demek ki cinler bile onu çok acayip bulmuşlar ve ona büyülenmişler. Bu acayip ve harika şeyler, insan, eşya ve Yaratıcı arasındaki münasebetten varlığın esrarı ve Kur’ân’ın büyüsüne kadar pek çok şeyi ihtiva ediyordu. Buradaki acayiplikler eşyanın tabiatı, insan zihni ve insan mantığı ile telif edilebilecek cinsten acayipliklerdi. Herkes onun içinde kendi mantığı ile münasebeti ölçüsünde bir şeyler buluyordu ki, bir yönüyle ondaki bu acayiplik insan mantığına da acayipler adına bir nâmütenâhilik kazandırıyor. Yani aynı zamanda insan mantığı öyle derinleşiyordu ki, onun mantığı bu kadar acayip olmasaydı, o harikulâdelikleri duyamazdı. O acayiplikleri insanın önüne seriyor ve insan mantığı da değişik acayipliklere uyanıyor ve onları seziyordu. Öyle ki bir ölçüde eşyanın perde arkasına muttali olan cinler ona ulaştıkları zaman “Biz acayip bir Kur’ân işittik.” dediler. Ya da “Okunan bir şey veya hakkı bâtıldan ayıran tilavet işittik.” dediler ve kendilerini ona salıverdiler. فَاٰمَنَّا بِه۪ öyle büyüleyici bir şey ki bu acayip, sadece ilk duydukları anda, bu acayibi duymak onlara kâfi geldi de “âmennâ” dediler ve “Biz vicdanlarımızda Kur’ân-ı Kerim’i kabul ettik.” itirafında bulundular.

39