Kur’ân-ı Kerim’in lafızları, Üstad’ın tabirine göre, bir urba değildir. O lafızlar cilttir, deridir. Onu soyduğunuzda, muvakkaten bir tazelik hissetseniz de, bu uzun sürmeyecek; sevimsiz bir hâl alacak, sizi ürkütecek, kaçıracak ve nazarınızda fevkalâde sevimsiz görünecektir. Hattâ denebilir ki tercüme meraklılarının gizli niyetlerinde, Kur’ân-ı Kerim’in o sihirli derinliklerini sığ göstermek ve bu kabîl tercümelerle onu avamîleştirip milleti ondan soğutmak için bir kasıt, bir gayenin var olduğu her zaman söylenebilir.26 Kur’ân, mealle ifade edilmesi şöyle dursun, Allâme Hamdi Yazır’ın tefsiri gibi en müdakkikâne eserlerde bile –hiç mübalağa yapmadan söyleyeceğim– Kur’ân’ın semavîliğinin yarısından çoğu gitmiştir. Bana göre bu yine de iyimser bir yaklaşımdır. Onun, doğrudan doğruya Allah kelimeleri ile ifade edilişinde, tarifleri aşan ve zevk edilip ama söylenemeyen öyle füsûnlu bir buudu vardır ki, ne zaman o kendi diliyle ifade edilse insan büyülenir.
İşte bu enginlikteki Kur’ân’a elbette ki âlimler doyamayacaktır. Hangi âlimler? Kur’ân’ın ulûm-u diniye ve fünûn-u müsbeteye taallukunu, zâhirini, bâtınını, şücûnunu, gusûnunu, kalbin, vicdanın, sırrın, hafînin, ahfânın esrarını, eşyanın perde önünü perde arkasını, mülkü, melekûtu bilecek ve nazarını şehadet âlemi ile gayb âlemi arasında gezdirebilecek âlimler.
Evet Kur’ân-ı Kerim’i sürekli tahlil eden, her zaman onun engin ufuklarında dolaşıp duran kalb ve kafa insanları kat’iyen ona doymazlar.
Dipnotlar
- 26 Bediüzzaman, Mektubat s.384 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas).