Vicdanın zaman üstü ufkuyla Kur’ân-ı Kerim’in bu derinliği her zaman sezilebilir. Ancak, onun bir de bu zâviyeden tahlile tabi tutulmasında zaruret vardır. Merhum Seyyid Kutub o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı söylenemez. Tefsirine bakıldığında yer yer bu tür tahlillere girdiği görülür, ancak ciddî olarak bu husus üzerinde durmadığı da bir gerçektir. Biraz edebiyat ufku olanlar, az da kelimelerin karakteristik yanlarıyla yerinde kullanılmasına vâkıf iseler, hem vakaî tarihine, hem kavimler tarihine, hem de peygamberler tarihine baktıklarında, zannediyorum geçmişe ait o sesi-soluğu, kendi karakteristik derinlikleriyle ve renkleriyle hissedebilir ve hiçbir edibin eserinde bulunmayan bir zevki duyabilirler.
Kemâl-i samimiyetle arz etmeliyim ki, Kur’ân’ın Türkçesinden bu hazzı almamız mümkün değildir. Şekspir, Goethe ve Tolstoy’un Türkçe çevirilerinde orijinal metinlerdeki ruh, mânâ ve zevki duymak mümkün olmayınca, Allah’ın kitabını Türkçe çeviriden duyup anlamanız nasıl mümkün olacaktı!? Cemil Meriç merhûm, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı, “Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onu sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü berbat ettiler.” demektedir.