İçeriğe geç

Aynı mülâhazalarla akla baktığımızda da bu hususları görebiliriz: Kuvve-i akliyenin tefrit hali gabâvet ve idraksizliktir ki, en basit şeyleri bile doğru dürüst kavrayıp değerlendiremez; hatta hakkı bâtıl, bâtılı da hak görebilir. İfratı, herkesi aldatacak ölçüde cerbeze ve diyalektik yapma hâlidir ki, bu, her zaman hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösterebilir. Ortası ise hakkı hak bilip imtisal etme, bâtılı da bâtıl bilip içtinap etme halidir.

Sırat-ı müstakîm o kadar önemli ki, biz Allah’tan günde kırk defa bu yola girmeyi isteriz. Bu mevzu, bütün yönleriyle İbn Miskeveyh’ten Gazzâlî’ye ondan Bediüzzaman’a kadar pek çok kişi tarafından işlenmiş ve hakkında çok söz söylenmiştir.

10. Madde: وَهُوَ الَّذِي لَا تَزِيغُ بِهِ الْأَهْوَاءُ“O, kendine uyanları hevalarına uymaktan korur.”

Kur’ân-ı Kerim, her zaman kendisine gönül verenlere –bir rehber, bir pusula gibi– hedeflerini gösterir ve onları sapmaktan korur. Bir kere bu Kur’ân, habl-i metindir; insan o ipe tutunmuşsa artık sapıtmaz. O, bizi çekip göğe yükseltecek bir ip olarak görülebileceği gibi, inananları hayat bâdirelerinden, berzâh gâilelerinden, öbür taraftaki bütün dâhiyelerden kurtaran bir köprü olarak da görülebilir. Öyle ki eğer bu ipe tutunur ve bu köprüye ulaşırsak kurtuluruz. Aksine hevâ ve heveslerimizin seliyle şuraya-buraya sürüklenir dururuz.

23