İçeriğe geç

Her nebi, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden birine, diğer esmâya nisbeten a’zam derecede mazhardır. Diğer bir ifade ile, her nebi kendi isminin mazharıdır. Muhyiddin İbn Arabî’nin dediği gibi, “Süleyman” isminde, “şehadet ve gayb âleminde saltanat sürme, görünen ve görünmeyen âlemlerin emrine musahhar kılınması” mânâları vardır.

İşte bu isme mazhariyeti sebebiyledir ki Hz. Süleyman’a (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hak tarafından her iki âleme hükmetme yetkisi verilmişti. O, bir eli hep şehadet âleminde, diğer eli de gayb âleminde iş görüyordu. Yani o, –Allah’ın izniyle– her iki âlemde de tasarrufta bulunuyordu. Yanındaki insanlarla konuştuğu gibi, gaybın sekeneleri ile de konuşup-görüşebiliyordu. Bu durum, diğer peygamberlerde de mucize kabîlinden yer yer söz konusu olsa da Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) günlük yaşantısı âdeta hep böyle devam ediyordu. O, “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı.”83 âyetinde işaret edildiği gibi, istediği her şeyi cinlere yaptırabiliyordu.

Ben bu âyetlerin bir de, “Güzel Sanatlar Tarihi” açısından incelenmesi gerektiği lüzumuna inanıyorum: Cinlerin bu maharetlerinin, dünyevî ve maddî işlerde olduğu gibi, insanların sanat anlayışlarında da büyük etkisinin olduğu söylenebilir. Maddeye sırtını çevirerek mânâya dönen ve daima kendini dinleyen; kadını kadınlığı, erkeği erkekliği içinde ele alan romantizm akımı, belki de beşere ilk defa cin taifesinin armağanıdır. Bunu, romantizmin her sahası için düşünmek mümkündür. Yine, edebiyat ve felsefede de böyle olmaması düşünülemez.

259