Şeytanı yana yakıla feryat ettiren günlerden biri de hiç şüphesiz, Akabe’de altı-yedi müslümanın Allah Resûlü’ne biat için el uzattığı gündü. Allah Resûlü ki, senelerce kapı kapı, çadır çadır, panayır panayır dolaşmış ve hep derdine ortak olacak âşina gönül aramıştı. Evet O, hep bunun için uğraşmıştı. Ne var ki, gittiği yerlerden hiçbirinde sinesi ışığa açık, hüşyâr bir gönül bulamamıştı. Taif’te taşlanmış, diğer yerlerde de kapılar yüzüne kapanmıştı. Ancak O’nun, Allah’ın, nurunu mutlaka tamamlayacağına inancı tamdı ve O kendine düşen vazifeyi yapıyordu. Bu vazife, ısrarla, yılmadan, usanmadan insanları Hakk’a davet etmekti ve Allah Resûlü de işte bunu yapıyordu.
Yine panayır günlerinden biriydi… Medine’den gelen bir grup tali’li, onunla görüşme talebinde bulunmuştu. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) gül yüzünde güneş doğmuş gibiydi. Gelen teklife o denli sevinmişti ki, O’nu sevindiren bu hâdise ihtimal gök ehlini de sevindirmişti. Belli ki, bu umumî sevinç, ilâhî hoşnutluğun da bir tecellîsiydi. Tabiî o esnada ruhunun karanlığı yüzüne akseden biri de vardı. Hıçkırıklar boğazında düğümlenen bu menhus varlık, hiç şüphesiz şeytandı.