İtaatten nefret ettirmesine gelince, şeytan, evvelâ bu işin lüzumsuz olduğunu söyleyerek telkinde bulunur ve “Cennet, Cehennem, sevap, günah yoktur.” der. Sonra da ibadetlerin ne kula ne de Mâbud’a hiçbir faydası olmadığından bahisle “Allah’ın, senin ibadetine ihtiyacı mı var?” vb. gibi sözler söyler. Bunu söyledikten sonra da ibadetteki külfet ve meşakkati nazara verir ve “Madem Cenâb-ı Hakk’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok, öyle ise biz niçin ibadetlerimizi kendi isteğimize göre yapmıyoruz?” der. Böylece insanı itaatten nefret eder hâle getirir. Hâlbuki şeytanın telkin etmeye çalıştığı bu sualin cevabı gayet basittir.
Şöyle ki: İbadet duygusu insanda Cenâb-ı Hakk’ı bilmeye terettüp eden bir keyfiyettir. Yani insan, bir tarafta bu muhteşem kâinatı yaratan Zât’a delâlet edecek nizam ve intizam arz eden baş döndürücü tabloları görür; görür ve sonra da bu fevkalâde nizamı vaz’eden nizam sahibi Nâzım’a intikal eder. İşte böyle, dikkat ve ibretle kâinata bakabilen kişi, hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremez ve dolayısıyla kendisinin de bu nizama göre hareket etmesi gerektiğini anlar.
Bundan sonra o insan, varlığa güzellik ve estetik yönünden bakar, onu öylesine güzel, o kadar harika bulur ki, âdeta daha güzelini tasavvur etmek imkânsızdır. İnsanın çehresinden zeminin yüzüne, ondan semanın yıldızlarla yaldızlanmış simasına kadar öyle büyüleyici bir güzellik, öyle baş döndürücü bir eda ve insanı çıldırtan öyle tatlı bir şive vardır ki, bu renk ve bu âhenk cümbüşünü görüp de, bu muhteşem ve sihirli meşheri sergileyen Zât’ı iliklerine kadar hissedip duymamak mümkün değildir…