Hem meselâ, bir tohumu ele aldığımızda, onda bir “ukde-i hayatiye”nin var olduğunu görüyoruz. Bir de bakıyorsunuz, hemen bir yerden rüşeym başını çıkarıyor, filiz oluyor, ot oluyor, ağaç oluyor; ama mutlaka kendi cinsinden bir şey oluyor. Bunda bir büyüme, gelişme kanunu var. Bu da yine itibarî, izafî bir kanun… Ama bu kanun olmadan neşv ü nemayı da düşünemiyoruz. Meselâ, taşı bir yere diktiğimiz zaman, bu kanun olmadığı için bir büyüme ve gelişme de söz konusu olmuyor.
İşte bütün bunlar, Allah’ın birer kanunudurlar; cin ve ruh dediğimiz şeyler de bu kabîl kanunlardandır. Aradaki fark şudur: Cazibe kanununun aklı, iradesi, şuuru yoktur. Ama bu cin kanununun, ruh kanununun, melek kanununun aklı, şuuru idraki olduğu gibi, ayrıca izafî, itibarî ve nispî olmayıp hakikî birer mahiyete sahiptirler. Onun için Asrın Dev Mütefekkiri, şimdiye kadar görebildiğimiz tariflerin en câmiini, en şümullüsünü en veciz şekilde şöyle ortaya koyar:
“Ruh, zîhayat, zîşuur, nûrânî vücud-u hâricî giydirilmiş, câmî, hakikatdar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emrîdir.”16 “Eğer envâdaki kanunlara Kudret-i Hâlık, vücud-u hâricî giydirse, herbiri bir ruh olur. Eğer ruh, vücut libâsını çıkarsa, başından da şuuru indirse, yine lâyemut bir kanun olur.”17
Dipnotlar
- 16 Bediüzzaman, Sözler s.696. (29. Söz, 2. Maksat)
- 17 Bediüzzaman, Sözler s.976. (Lemeât)