Yeterlilik ve sağlam karakter çok önemlidir; Hz. Harun halef olarak seçilir, ama gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti vardır. O’nun, Hz. Musa’nın yokluğunda toplum içinde çıkan olaylara fiilî müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır; ama buna kat’iyen pasiflik de denmemelidir. Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine karıştırabiliriz. Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk atmaları, milleti siyasî zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif mukavemet şeklinde algılanabilir. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de kat’iyen netice elde edilemeyecekti. Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir. Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok virajlı yolları geçmek gerekir. Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz.
Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve mülâyemet yolunu seçmiştir. O, milleti, akıbeti meşkûk, macera sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur. O gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur. Evet, onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha gelmesine vesile olmuş ve onlara; “Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe düşeceğiz.” dedirtmiştir.