İçeriğe geç

Hz. Musa’nın, Hz. Harun’u halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği esasını vurgular. Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa gerek. Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi gerekmektedir. Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden sonra, Efendimiz’in ashabının tavırlarından da istinbat edilmesi mümkündür. Bir kere başta Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz. Ali’yi, bazen de İbn Ümmi Mektûm’u halef bırakmıştır. Bir defasında Hz. Ali’nin, “Siz savaşa gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye olduğuna işaret sadedinde: “İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz. Harun’un Musa’ya nisbeti gibi olasın.”26 cevabını vermişlerdir. Yani o nasıl Musa’nın veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.

Burada vurgulanan bir ikinci husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin olması; yani liyakatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır. Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir. Bu özellikler, toplumun itaat ve inkıyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler. Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller açısından da çok önemlidir.

17