Diğer bir husus da, yine Hz. Harun’un fıtratında uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz. Musa ona: أَصْلِحْ; yani “Islahçı ol, rıfk ile muamele et!” demişti. Zannediyorum Hz. Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde ıslahçı olmaya çalıştı. Bütün bunları, Hz. Musa’ya söylediği, قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِي فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْأَعْدَۤاءَ وَلَا تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ“Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma.”34 sözlerinden anlamak mümkün. Nitekim Cenâb-ı Hak, Uhud Savaşından sonra Efendimiz’e hitaben: وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ“Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz ashab, etrafından dağılıp giderlerdi.”35 buyurmaktadır. Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin demektir. Zaten hiddetli, şiddetli olduğu her hâlinden belli olan bir insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz. Onun ıslahı olsa olsa, Hz. Halid’in ilk İslâm’la şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebû Süfyan’a, “Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur. Günümüz dünyasında güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve fesadı önlemede, tenkîle (kaba kuvvet) başvurmaları da onların bu kabil sulh felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa, o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsınız, hiçbir problem kalmaz. Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.
Dipnotlar
- 34 A’râf sûresi, 7/150.
- 35 Âl-i İmrân sûresi, 3/159.