İçeriğe geç

Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz. Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. Gerçekten bir fitne olarak Cebrâil (aleyhisselâm), Sâmirî’ye görünebilir; o da bir avuç toprak alıp buzağının içine atabilir. Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler. Zaten Kur’ân, buzağının sesini ifade için,لَهُ خُوَارٌ “böğürebilen”16 kelimesini kullanır ki, bu buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir. Tabiî, avam halk bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir keramet olduğuna inanmışlardı. Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade için: أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا “Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?”17 buyurur. Bu da göstermektedir ki, ikinci kategoride mütalaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir. Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne idi. Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu. Dolayısıyla da hemen bir başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı. Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.

11