İçeriğe geç

de onun gibi şahsiyetlerde aşkın ve ızdırabın hikâyesi “kıssatün la tentehi”dir. Yani henüz bitmeyen bir yolculuktur. Bu hikâyeye nokta koyacak herhangi bir kimse çıkmadı henüz. Râbiatü’l-Adeviye, Hallac, Yunus... hep bu hikâyenin sadık bendeleri olmuşlardır. Kurdukları irfan dilinde müthiş bir aşk edebiyatına vücut vermişlerdir. Bu yüksek temsilcilerin elinde neredeyse aşkın dili çözülmüştür. İşte Kalbin Solukları bir başka açıdan ve daha geniş bir anlamda böylesi bir hikâyenin adıdır. Nasıl aşkın dili onlarda çözüldü ise Kalbin Solukları’nda da neredeyse ızdırabın dili çözülmüştür. Bir farkla ki orada çözülen aşk, alabildiğine kişisel ve bireysel bir tecrübede gerçekleşirken Kalbin Solukları’nda çözülen ızdırap, alabildiğine ötelere ve evrensele doğru uzanan bir hikâyeye vücut vermektedir. Tüm kişisel tecrübelerde gerçekleşen Evvel ve Ezel’e yolculukların böyle “kendine dönük” bir veçhesi var. Izdırapta ise daima “dışa dönük” bir yön hâkimdir. Bu yüzden koca Mevlâna; “Ne olursan ol gel!” derken, Kalbin Solukları’nın sahibi ise “Ne olursan ol ben gelirim.” demektedir. İki yolculuk ve iki keşif arasındaki fark, “aşk”la “ızdırap” arasındaki farktan ibarettir. Hepsi o kadar! Ama yine de bu iki kavram arasındaki farkı fazla büyütmemeli ve abartmamalıdır. Zira her iki kavramın da az çok birbirine dönük bir yönü olduğunu da unutmamalı. Yani aşk biraz ızdırap televvünlü olduğu gibi her ızdırap da biraz aşk televvünlüdür. Bu yüzden İslâm irfanında bu iki kavram genelde iç içe yer almıştır.

‘Sosyal ve maddî çevrenin dili akıldır, felsefedir. Kalbin ve vicdanın ise zevktir.’ derken belki biraz irfanın söylemine başvurduk. İrfanî düşünüş ve akledişin yöntemi budur. Biz istersek böyle ikili bir alan tanımlaması yapmayabiliriz. Buradaki düaliteyi de kalın çizgiler ve hatlarla keskinleştirmemeli. Esasında insanı bir bütün olarak ele aldığımızda bu

19