hareketi gibi birçok hareket sayabiliriz. Bu hareketler de çağın bilim ve felsefe anlayışına eleştirel yaklaşmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki çağdaş insanın bilim, teknoloji ve evren tasavvuru kusurlu ve zararlıdır. Çevreye ve insana zarar vermektedir. Ama yine de bu zarar yalnızca çevreci hareketlerin dar ve elit yaklaşımlarından çok daha mühim ve çok daha geniş tesirlere sahiptir. Çağın bilim telakkisi ilk modernlerden bu yana kusurlu ve tabiata tahakküm güdüsüyle maluldür. Bu kontrol edilemez tahakküm güdüsüdür ki tabiattaki ekolojik dengeyi altüst etmiştir. Bu yüzden modern dünyanın kalbinde çevreci ve anti-teknolojik hareketler mantar gibi bitmektedir. Ve onlar yalnızca çağın tahakküm güdülerini ayaklandıran bilim telakkisini değil, bizzat modern bilimin kendisini de sorguluyorlar. Oysa Orta Çağ’da İslâm dünyasında gelişmiş olan bilim anlayışı son derece gelişmiş bir çevre bilincine de yaslanmaktaydı. Varlığa bir emanet duygusuyla yaklaşan ve yeryüzündeki varoluşa anlamını veren mânevî ilkelere ve ilişki düzenine riayet eden bir ilim telakkisiydi bu. Bu telakki kısaca varlık düzenindeki iç dokuya nüfuz edebilmişti. Nesneler arasında kurduğu ilişki mânevî bir estetik ve düzen arayışının bir tezahürü olarak gerçekleşmiş idi. Varlığın özündeki ahenk, şiirimsi anlam dokusu, çarpıcı ve büyüleyici güzellikler... gibi mânevî unsurlar ilim anlayışına farklı ve güçlü bir estetik boyut getirmişti. Bu estetik de araştırmacıların ruhunda müthiş bir mânevî haz inşa ediyordu. Yani varlık yalnızca zahirî yönüyle hallaç edilmiyor, bâtınî ve iç dokusuyla da keşfediliyordu. Başka bir ifade ile söylersek; o günkü bilim/ilim telakkisi hem insan hayatını kolaylaştırıcı ve çevreye saygılı bir bilim telakkisini hem de irfanî bir varlık tasavvurunu aynı anda örgütlüyordu. Elbette bugünün yoğun/karmaşık bilim ve teknoloji telakkisi ve baş döndürücü semereleri ile mukayese edildiğinde o günün bilim telakkisi çok cılız ve