ima ve ifşa ediyor gibi. Klasik İslâm ilim meclisleri daha ziyade sözü, irfan meclisleri ise edebi ve sükûtu esas almıştır. Her şey kitaplardan öğrenilmiyor, her şey onlarda nakledilmiyor. Sözsüz aktarım irfan meclislerinde gerçekleşiyor. Edeb ve irfan söz ile değil, davranış ve huzurla aktarılıyor. Başta da dediğim gibi sözle edebin, ilim ile irfanın arasını çok keskin çizgilerle ve sınırlarla da ayıramayız. Çünkü İslâm tevhid dinidir. Her alanda tevhidi gözettiği gibi burada da gözetir. Yalnızca ilim mahfilleri kazanında daha çok pişen şey söz iken, irfan meclisi kazanında pişen şey de daha çok edeb ve sükût olmuştur. Tarihsel tecrübeler böyle farklı zenginlik alanları üretmiştir. Bu yüzden Hocaefendi zaman zaman söz ile edeb arasındaki dönemsel kopmalara işaret etmiş, hatta günümüz nesilleri adına bundan bîzâr ve şikayetçi de olmuştur. Sözün samimiyet ve edeb sınırlarından tecerrüd etmesi karşısında bazen üslûbu hayıflanan bir ritim takip eder. Söz, beyan ve edebiyata dair yazdıklarında bu hayıflanmayı görürüz. Bu yazılarında sözün belagat unsurlarına olduğu kadar iç dokularına ve mânevî unsurlarına da vurgu yapar. Ama bundan başka en az bu ölçüde de sözün sahibi üzerindeki ilişkisine de dikkat çeker. Samimiyet, ihlâs, dert ve ızdırabın her söze dâyelik etmesini salıklar. İçtimaî hayata hitabetle adım atmış bir İslâm mütefekkiri olarak Hocaefendi, sözle muhatap kitle arasındaki ilişki üzerine geniş bir tecrübeye sahiptir. Gönülden ve samimiyetle söylenmiş her sözün geniş kitleler üzerindeki müspet ve dönüştürücü etkisini uzun yıllar gözlemlemiştir. Sözün ihlâs temeli ile geniş kitleler arasındaki nüfuz derecesi arasında doğrudan bir paralellik olduğu muhakkaktır. Modern dönemdeki edebiyat mirasında bu mânevî kriterlerin, tahlil ve eleştirilerde ne ölçüde işlem gördüğü tartışılır. Hocaefendi belki çok az olan belki de unutulan bir tarzı daima tedavülde tutmakla İslâm dünya görüşüne