yapmasının ardındaki sebep budur. Onun insan telakkisi de aynı metaforlardan beslenir. İnsanı ele alırken mücerred olarak alır. İnsan müfredi üzerinde ideal bir anlayış geliştirir. Ve neredeyse bu idealden hiç taviz vermez. Toplumsal, tarihsel ve kültürel realitelerin bu idealden sapması onun hiçbir zaman azmini kırmaz. Neredeyse elli beş yıllık yazı, makale ve sohbetleri bu idealin inşası ile geçmiştir. O; güzellik, aşk ve estetikten verilecek tavizi bazen insanın insaniyetinden vazgeçmesi şeklinde algılar. Bu üç unsurdan beslenmeyen hiçbir dünya görüşünü; toplum ve evren tasavvurunu mükemmel bulmaz. Bir ömrü bu değerlere ağıtla, onların yok oluşlarına ağlamakla geçirdi. Eline aldığı her şeyi bu hamurla yoğurdu. İçinde oturduğu mekândan, kurduğu insanî ilişkilere, serdettiği eğitim, çevre ve irfan bilincine kadar her şeyi bu bilinçle şekillendirdi. Kalbin Solukları bizleri böylesi bir yolculuğa hazırlıyor. Onun düşünce ve irfan dünyasında dolaşırken bediiyatla buluşur, sık sık bariz bir güzellik, aşk ve estetik zevkiyle hemdem oluruz. Yeryüzünde bu unsurlara bütünüyle bigâne kalabilecek tek insanın var olacağına ihtimal vermiyorum. Bu unsurlara bigâne kalmak hayatın kendisine bigâne kalmaktır. Hiçbir insan böyle bir kaynağa uzun süre ilgisiz kalamaz. Hocaefendi gerçekten bu açıdan oldukça tahrik edici bir üslûba sahip. Onda salt bir felsefî sistem aramak beyhude yorulmaktır. Yalnızca edebî zevk aramak da öyle. Bununla, elbette onun yazılarının bütün bütün felsefî ve edebî bir sistematikten yoksun olduğunu söylemek istemiyoruz. Aksine üslûbunun, insan hayatının maddî-mânevî tüm vechelerini bütüncül bir tasavvurla kucaklayan geniş bir tefekkür havzasını içerdiğini vurgulamak istiyoruz.
Güzelliğin olduğu yerde aşk olmaz mı! Aşk, güzelliğin aşkın bir idrakinden ibarettir. Güzellik olduğu hâlde aşk yoksa aşkın bir duyuş ve idrak de yok demektir. Kâinat sahnesindeki