bir varoluş mücadelesi vardır Kalbin Solukları’nda. İnsana, maddî ve sosyal çevresine yönelik farklı bir dil, farklı bir zevk ve farklı bir irfan anlayışı getirir. Bunları ifade ederken kendine özgü bir dil kurar. İlmin, bilimin, felsefenin ve kurduğu dünya görüşünün dili “akıl”dır şüphesiz. Ama irfanın dili, vicdanın dili “zevk”tir. Kalbin Solukları hem akla hem de zevke seslenir. İnsanı, sosyal ve maddî çevreyi yorumlarken bu iki dili mezceder. Onun özellikle geçmişe ve tarihe ait mülâhazalarında bu irfanın, zevkin dilini bulursunuz. Yoksa geçmişe öykünmesi kuru bir nostaljiden ibaret değildir. Hocaefendi bugün modern çağın bilim, felsefe ve teknoloji anlayışının yok ettiği, ama geçmişte var olan bu irfan dilini günümüze taşımaya son derece özen göstermektedir. Bu dili ve tefekkür biçimini yeniden kurmadıkça, çağdaş insanın açmazlardan kurtulması mümkün olmayacaktır ona göre.
Sözü Hocaefendi’nin genel üslûbunda dolaştırırken bu üslûba içkin olan bir yöne daha temas etmek istiyorum. O kadar genelleştirmek mümkün müdür bilemiyorum; ama şahsen onun yazılarında bariz bir “hüzün” ve “ızdırap” duygusunun hâkim olduğunu düşünüyorum. Edebî tahlilde bunun nereye oturduğunu çok kestirememekle beraber sahip olduğu ruhî hassasiyetinin bir tezahürü olarak da düşünülebilir. Ben de bunu biraz açmaya çalışacağım. Bu yüzden belki de biraz sübjektif kaçacak.
İslâm irfanına göre insanın mayasında varlığa karşı derin bir alâka ve şefkat duygusu dercedilmiştir. Bu alâkanın en merkezinde Allah olsa da ilâhî isim ve sıfatların bir mazharı olarak varlığa da yönelir bu alâka. Bu alâka genellikle sufîlerde “aşk”, vâris-i dâvâ-yı nübüvvet olan velilerde ise “şefkat” olarak tezahür eder ve öyle tanımlanır. Teknik bir ayrım gibi gelse de anlamı oldukça mühimdir. Bu ekole mensup sûfîlerde Allah’la kul arasındaki ilişki bir aşk ilişkisidir. Dolayısıyla bu