deste deste güzellikler, rengârenk çiçekler, kuşlar ve ağaçların oluşturduğu ahenk yüksek bir dimağı tahrik edebilecek kadar büyüleyicidir. Böylesi her dimağ, bu muhteşem ahengi, varlık düzeninde gerçekleşen bir muânaka (sarmaş dolaş) bir muâşaka (karşılıklı sevgi) olarak algılamaz mı? Bu duyuş ve bu müşâhede bu düzeyde gerçekleşmezse varlıkta bir düzen bile gözlemlemek mümkün olmaz. Varlığa kaosun hâkim olduğunu söyleyen felsefî eğilimin böylesi bir bedii ve estetik yoruma ulaşması da bu yüzden mümkün olmamıştır.
Güzellik ve estetik, aşkın bir idraki gerektirir. İnsan tabiatındaki yüksek ihtisasları tahrik etmedikçe bu yüksek duyuş ve seziş de gerçekleşmez. Yüksek duyuş ve sezişler, yüksek müşâhede ve idrakle buluşunca, aşk dediğimiz yüksek bedii zevke ulaşılır. Bence Hocaefendi’nin üslûbuna hâkim olan bu güzellik, aşk ve estetik telakkisi bir anlamda ondaki yüksek duyuş ve idrake işaret eder. Zira o; insana, evrene ve varlık düzenine böylesi bir güzellik kaynağından bakmaktadır. Ondaki güzellik, aşk ve estetik metaforlarına bu vecheden bakarsak; insan, evren, Allah ve sevgi arasında mekik dokuyan ince felsefesinin iç dokusuna daha rahat ve daha çabuk nüfuz ederiz.
Gülen’in insan ve evren tasavvuru, çağdaş paradigmaların ve modern insanın evren tasavvurundan bariz biçimde farklılaşır. Çünkü modern tasavvur insanı varlığın merkezî unsuru olmaktan çıkarmış, nesneleştirmiştir. Çağdaş siyasî, bilimsel ve felsefî paradigmalarda insan artık özne bir varlık değil. Onun yerini bilim, felsefe ve teknoloji almıştır. İnsansa bu tarrakanın yalnızca nesnesi konumundadır. Bütün bütün nesneleşmediğini düşünsek de en hafifiyle insanı kendine yabancılaştırmıştır. Bu büyük dönüşümün insanlık adına bedeli ağır olmuştur. Felsefe artık ondaki iç ihsasları keşfetmeye çalışmıyor. Bilim ve teknoloji ile el ele vererek onu yeryüzündeki