İçeriğe geç

ilişki varlığa ve varlık tasavvurlarına da yansımaktadır. Ancak bu ilişki kelamcı ve fakihlerin nazarında Allah ile kul arasında mevcut olan aşkınlık ilkesine pek uygun düşmediği için genellikle reddedilir. Çünkü aşk insanlara ait bir duygu ilişkisidir; Müteal olan varlık için caiz görülemez. Hatta peygamber için bile bu ilişki doğru görülmez. Bu yüzden Hz. Yakub ile Hz. Yusuf arasındaki ilişki bir şefkat ilişkisi olarak tanımlanır, aşk olarak değil. Şefkat ilişkisi ise diğerlerine göre daha mahzursuz ve risksiz bir tanımlamadır. Bu, ayrıntı gibi görünse de sûfî literatürde önemli bir ayrıma vücut verir. Şefkat ilişkisi bu yüzden daha yüksek bir ilişki olarak tanımlanır. Dolayısıyla bu ayrım varlık tasavvurlarına da yansır. Sonuçta her iki tasavvurda da varlığa karşı derin bir alâka mevcuttur. Hüzün ve ızdırabın temelinde de işte bu derin alâka vardır.

Şimdi bir adım daha atalım isterseniz; ya da daha kestirmeden bir sözle ifade edelim; bazı ruhlar ta ezelde derin alâka ve ızdırapla demlenmiştir. Onların varlıkla ve insanlıkla alâkaları daha hassas mizanlara vurulmuştur. Ben bunu izah ederken çok defa şu metafora başvururum; Yaratıcı kudret insan üzerinde her insanın ruh yapısına uygun ezelî hikmet fırçaları gezdirmiştir. Bazı ruhlar üzerine sanki –tabir caiz ise– şefkat ve muhabbet hokkası bütünüyle dökülmüştür. Bu yüzden hem şefkatleri hem de hüzün ve ızdırapları daha derindir. Şefkat ve muhabbet ne kadar derinse varlık adına duyulan ızdırap ve kaygı da o kadar derindir. Sevgi güzel bir şeydir ama bazen ağlatır. Bu yüzden eskiler “Gerçek sevgi ağlatır.” demişlerdir. Biz bu “ezelî hokka” metaforunu Mevlâna’da da görürüz. Bu ruhlar daima şefkatli bir ana gibi kuluçkaya yatarlar. Doğum sancıları hiç eksik olmaz. İnsanlığın ve varlığın kaderini ilgilendiren her oluş önce onların dimağlarını demler. Neredeyse ince bir yürekten ibarettirler. Sosyal, maddî ve kültürel çevrede meydana gelen her gelgit önce onları ağlatır.

17