afetlerine ve yol açtığı olumsuzluklara da İslâm kültüründe ciddi yer verilmiştir. İşte Hocaefendi’nin söz, edebiyat ve beyanla ilgili yazı ve makalelerine bu veçheden bakılmalıdır, diye düşünüyorum. Zira diğer mülâhazaları ne kadar İslâm kültür geleneğine bağımlı ise; söz, beyan ve edebiyatla ilgili tahlil ve eleştirileri de bu geleneğin kalıplarını izler. Yani Hocaefendi söz ve beyana birkaç açıdan bakar; öncelikle onun Kur’ân’la ne kadar uyuştuğu, ne kadar içten ve gönülden söylendiği, edebiyat sınırları yanında edeb sınırlarına ne kadar riayet ettiği, hangi mânâyı yüceltip-yükselttiği, nasıl bir dünya görüşüne vücut verdiği, yürekte çekilen ızdırabın dili olup olmadığı... gibi kıstaslardan bakar. Görüldüğü gibi bu kıstaslar bildik edebî eleştiri kriterlerinden farklılaşır. Daha genelleştirirsek Hocaefendi’nin söz ve beyan eleştirisinin lafızdan çok mânâya odaklandığını söyleyebiliriz. Aslında edebiyatta da asıl unsur mânâdır. Lafzın eşkâli, ihtişamı, tarrakası ve süsü hep mânâyı i’lâ içindir. Mânâyı yüceltme, erişilmez kılma içindir. Evet şiirde özellikle birçok şair, mânâyı şekle feda etmiştir. Sırf lafzı ve şekli tumturaklı ve tarrakalı kılmak için. Evi süslemiş, bezemiş, son derece pahalı ve kıymetli şeylerle donatmış ama içini boş bırakmıştır. Hocaefendi’ye göre her sözün kıymeti onun vicdan ve gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Söz vicdandan vize almalıdır ona göre. İçeriden ve derinden gelmeli. Özellikle de söz Zât-ı Ulûhiyetle alâkalı ise. Çünkü Ulûhiyet hakikatleri Zât-ı Baht’la ilgili olduğu için en azından esma ve sıfat sınırları gözetilmelidir. Esma ve sıfat bize hem doğru hem de şümullü bir Allah tasavvuru verir. Ancak yine de isim ve sıfatların Zât-ı Baht’ın hicap ve perdeleri olduğu hakikati unutulmamalıdır. Esma ve sıfat bahsi, hem İslâm irfanının hem de İslâm kelamının en netameli ve müşkül konularındandır. Bu hususta derin bir bilgi ve mârifet sahibi olmadan söz söylemek edebe aykırıdır. Hocefendi’nin