etkisi vardır insan ve insan toplulukları üzerinde. Sözün gücü bu kadar kurucu ve tahrip edici olunca etrafında engin bir edebiyat kültürü oluşması son derece normaldir.
Diğer taraftan İslâm vahyinin de bir anlamda söz ve beyandan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Ya da daha genel olarak İslâm medeniyetinin bir söz/vahiy medeniyeti olduğu söylenebilir. Evet İslâm medeniyeti bir söz medeniyetidir. Kur’ân ilâhî bir kelam, aşkın bir sözdür. İslâm medeniyetinin en güçlü ve en yüksek tecellisi Kur’ân’dır. Kur’ân söz vasıtasıyla mü’min toplumun tüm hayatî veçhelerine sirayet eder. Müslümanlar onunla doğarlar. Dünyaya gözlerini açarken etrafında okunan Kur’ân ayetleri eşliğinde açarlar. Hayata onunla başladıkları gibi son demlerinde yine etrafında okunan Kur’ân’la hayata gözlerini yumar ve ahirete intikal ederler. Gençliklerinin, evliliklerinin, düğün, sünnet ve mevlid gün ve gecelerinin aydınlatıcısı yine Kur’ân’dır. Kur’ân bu denli mü’minlerin ferdî, içtimaî, ailevî, maddî ve mânevî hayatlarının içindedir. Hiçbir söz –edebî ya da dinî, felsefî veya ilmî– bu denli beşerin içine sokulamamış, bu derece onun hayatının tüm vechelerine nüfuz edememiştir. Kur’ân’ın ve ilâhî sözün işte bu denli Müslümanların kişisel ve sosyal hayatlarında yeri ve nüfuzu vardır. Kur’ân, formu en yüksek ve aşkın olan bir sözdür. Bir Müslüman tabir yerinde ise bu yüksek formu hayatına taşımak ve uygulamakla mükelleftir. Daha doğrusu bir Müslümanın yeryüzündeki varoluş amacı bu sözü hayata taşımaktan ibarettir. Durum böyle olunca mü’minin tüm sözleri bu ilâhî söze uygun düşmelidir. İslâm’da her sözün –şiir olsun nesir olsun– Kur’ân’a bağımlı bir yönü vardır. Öyleyse söz, yalnızca hitabetin zahirini ve şeklini süsleyen bir unsur değil, hatipte ve muhatapta bir dünya görüşü de inşa eden şeydir, denebilir.
Bundan başka Kur’ân bize ağızdan çıkan her sözden hesaba çekileceğimizi haber vermektedir. Bu yüzden sözün