İçeriğe geç

olarak ifşa eder. Bu yüzden Kur’ân’da canlı-cansız her varlığın Allah’ı tespih ettiği zikredilir. “Zikreden varlık” tasavvuru zorunlu olarak bizi Allah’a götürür. Bu da varlığın Yüce Yaratıcı’nın bir emaneti olduğunu söyleyen İslâm’ın varlık tasavvuruna. Böylelikle varlık düzeninde iki tip tefekkür faaliyetiyle karşılaşırız; biri zahirde ilerleyerek bilimsel araştırmaları, diğeri de varlığın iç ve bâtınî düzeninde ilerleyerek mârifetullahı –derin Allah bilgisini– intac eder.

Kalbin Solukları sık sık insan-varlık ilişkisine bu zahir-batın bütünlüğünden ve birliğinden yaklaşır. Hocaefendi’nin ilim anlayışının temelini de oluşturur bu yaklaşım. Bilim yalnızca bizim maddî ve dünyevî hayatımızı mamur kılmaya yönelik pratik araştırmalarla sınırlı kalmamalı. Aynı zamanda varlığın metafizik dilini ve şifresini de çözerek bizde aşkın bir Allah tasavvuru da inşa etmelidir. Ancak o zaman insanın hem dünyası hem de ahireti mamur hâle gelecektir.

Kalbin Solukları beyan, söz ve hitabet ile gönül ve hâl dili arasında kurduğu sıkı ilişkiyle söze başlıyor. Kurulan bu mülazemet ilişkisi bize az-çok müellifin edebî mülâhazalarını da veriyor. Ancak elbette bu birkaç yazı onun tüm edebî eleştiri ve tahlillerine ulaşmamızı mümkün kılmaz. Buradaki birkaç yazıdan istinbat edebildiğimiz kadarıyla Hocaefendi’nin eleştirileri lafızdan çok mânâya odaklanmaktadır. Bu eleştiriler yalnızca lafız-mânâ ilişkisi açısından değil, sözü söyleyen açısından da önemlidir. “Gönül Dili Hâl Şivesi” makalesi edebî eleştirilerde pek de rastlanmayan bir konuya, “hitabet-hatip” ilişkisine değiniyor. Burada söz, sözün kendisinden çok sahibi/hatip üzerinde yoğunlaşıyor. Zira söz yalnızca ağızdan çıkan bir şey değildir. Hatip ve muhatap arasındaki tüm ilişkileri kurgulayan ve etkileyen bir şeydir. Tarihten bildiğimiz gibi bazen bir çift söz iki kabile arasında yüzyıl süren bir savaşa vücut vermiştir. Yine bir sözle yüzyıllar boyunca savaşan iki kabile barışmıştır. Söz ve beyanın bu denli güçlü

23