bu bahisleri işlerken bir kucak gözyaşı döktüğünü biliyoruz. Bu alanda edebiyatın elfâz ve eşkâl kriterleri değil, vicdan ve irfan kriterleri geçerlidir. Ama her sözün vicdanda tartılması onun için genel bir kural gibidir. Evet Hocaefendi söze vize uygulamaktadır tabir yerinde ise. Vicdan vizesi, gönül vizesi. Yukarıda da değindiğimiz gibi o; söz, beyan ve hitabet ile gönül ve hâl dili arasında bir iltizam ilişkisi kurmaktadır. Maddeci bir asırda yaşıyoruz. Bu maddeci ve dünyevî klişeler bizdeki mâneviyat ve hâl kaynaklı ihsas ve ihtisasları törpülemiştir maalesef. Bugünkü mergub edebiyat ve hitabet, her birisi sözün zahirini ve şeklini süsleyen, onu tumturaklı ve tarrakalı kılan sanat unsurlarına (teşbih, istihare, mecaz, kinaye, seci, iktibas, itnab... gibi) sözün mânevî dokusunu ifşa eden unsurlardan daha çok önem verir olmuştur. Bu yüzden Hocaefendi’nin sözle gönül arasında kurduğu ilişki boşuna değildir. Ayrıca o gönül dilini, Hak kelamının bir izdüşümü olarak vasfeder.
Yukarıda sözün edebiyat sınırlarının olduğu gibi edeb sınırlarının da bulunduğunu ve Hocaefendi’nin bu sınırlar açısından da söz ve hitabeti kritize ettiğinden söz etmiş idik. Şimdi bunu biraz açalım; İslâm geleneği söze olduğu kadar edebe de önem ve özen göstermiştir. Hatta denebilir ki İslâm ilim ve irfan geleneği sözle olduğu kadar sözsüz de aktarılmıştır. Çok keskin bir ayrım yapmamakla birlikte ilmin (edebiyat) daha çok sözle, irfanın ise sözsüz aktarıldığı söylenebilir. Edeb, irfan meclislerinde sözden ziyade hâl ve sükûtla aktarılagelmiştir. Bu yüzden İslâm kültüründe “Söz gümüşse sükût altındır.” denmiştir. Herhalde sözü mutlaka bir edebe dayandırmanın zaruretine vurgu da yapılmıştır burada. Sözün namusu edebtir. Bu da sözün mânevî bir unsuru olmalıdır. Edebiyat’la edeb’in aynı kökten gelmiş olması, edeb’in sözün vazgeçilmez mânevî unsurlarından birisi olduğu ilişkisini