düalitenin izafileştiğini de görürüz. Ne var ki modern çağ, insanın zevk dilini tahrip etmiştir. Çünkü onun yalnızca sosyal ve maddî çevresini inşa ederek ruh ve kalb dünyasını ihmal etmiştir. Kalbin Solukları’nda biz bu iki dilin de yeniden kurulmaya çalışıldığını görmekteyiz. Orada hem maddî ve sosyal çevre ilişkileriyle insanın aklî dili hem de iç ve kalbî melekeleri ve ihtisaslarıyla zevkî dili ele alınmaktadır. İnsandaki bu irfan dilini yok ettiğinizde; insan, evren ve Allah arasındaki ilişkiyi ve bütünlük (vahdet) tasavvurunu da yıkmış ve yok etmiş olursunuz. Sosyal ve maddî çevre kesret dünyasıdır. Tam anlamıyla diyalektik alandır. Akıl, felsefe, bilim, teknoloji ve insanın karmaşık bir diyalektik/çatışma içinde bulunduğu alandır. Tek başına kaldığında yani zevkin ve irfanın dilinden kesildiğinde/mahrum bırakıldığında akıl ve felsefe dili bu diyalektiği çözümlemede yetersiz kalmaktadır. Nitekim modern çağın insanî açmazlarından birisi ve belki en temellisi budur. Yani modern insan kesret dünyasında boğulmuş ve nesneye dönüşmüştür. İrfan alanı ise vahdet alanıdır. Kesretteki çoğulcu diyalektiğin evrensel bir dil içinde vahdete ve bütüncül bir tasavvura kavuşturulduğu alandır. Bu yüzden Kalbin Solukları her iki dili kullanmaktadır; aklın ve irfanın dilini...
Kalbin Solukları insanı farklı bir veçhesiyle ele aldığı gibi yine farklı bir varlık tasavvurunu da işlemeye çalışır. Çağdaş bilim düşüncesine hâkim olan pozitivist ve materyalist bakış, insanı, varlık düzenine anlamını veren müteal bir hikmetten koparmıştır. Varlığa anlamını veren şey aynı zamanda insanın yeryüzündeki varoluşuna da anlam verir. Varlık tasavvuru yalnızca felsefî bir dünya görüşü oluşturmaz. Bugün özellikle çevreci hareketlerin yoğunlaştığı alan da burasıdır. Yani insanın maddî çevresiyle ilişkisinin niteliğiyle ilgili ekolleşmiş bir dizi anlayış mevcut. Yeşil hareketi gibi anti-teknoloji