Abdullah b. Revâha, dili kadar kılıcı, kılıcı kadar da dili keskin şanlı bir sahabiydi. O bazen yakın arkadaşlarından birine “Gel seninle bir saat iman edelim!” derdi. Onu tanıyanlar niyetini ve ondaki iç derinliğini bildiklerinden bir şey demez ve itiraz da etmezlerdi. Fakat bir gün niyetini kavrayamayan bir sahabi gitti onun bu sözünü İki Cihan Serveri’ne iletti. Bu sahabi “Biz zaten iman etmedik mi?Gel seninle bir saat iman edelim!” ne demek diyor ve bunu şikâyet konusu yapıyordu. Ancak Allah Resûlü, İbn Revâha’yı herkesten iyi tanıyordu. O, boş söz sarfedecek bir insan değildi. Onda ayrı bir enginlik, ayrı bir derinlik vardı. İki Cihan Serveri şöyle buyurdu:
“Allah, İbn Revâha’ya merhamet etsin! O, (meleklerin iftiharla bahsedecekleri) meclislerden lezzet alır, öyle meclisleri sever.”121
İşte Abdullah b. Revâha, her biri gökteki yıldızları andıran dostlarını imana davet ederken, aslında onlara şöyle bir teklifte bulunuyordu:
Gelin bir meclis kuralım. Oraya gökten bölük bölük melek insin ve meclisimize alkış tutsunlar. Mukarrebûn, Kerûbiyyûn melekleri, Mele-i A’lâ ve Nediy-yi A’lâ sakinleri nazarlarını bize çevirsinler ve bakışlarını bizden ayırmasınlar, lâhut âleminden gelen ilhamlarla gönüllerimiz coştukça coşsun, imanımız artsın ve bizler kevn ü mekâna sığmaz hâle gelelim. Zira ki, Cenâb-ı Hakk’a ait mânâ ve hakikatlerin müzakere edildiği meclislere melâike-i kiram enîstir. Kalbin dudakları öteler ötesine müteveccih olduğu müddetçe, bu kutlu dostlar o dudaklardan dökülenleri dinlemeye teşnedir. Bizim iç dünyamız, o uhrevî âlemlere dönük olduğu müddetçe o âlemlerin sakinlerinin yüzleri de bize dönük olacaktır. Yağmur taneleri gibi onlar da bizim çevremize yağıp duracaktır.
Dipnotlar
- 121 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/230, 2/132, 3/265.