Üçüncüsü: O’nun kendi şahsına bakan bir irfanı vardır ki, O, bu yönüyle Makam-ı Mahmud’a yükselmiştir. Bilinebilecek her şey, müşâhede edilebilecek her manzara O’nun irfanında erimiş ve O, bu irfan peykiyle semalara yürümüş ve mârifet gemisiyle, makamların en ulvîsi olan Makam-ı Mahmud sahiline demir atmıştır. Yani birçok malumat ve müşâhede -ki miraçta bunun sayısız örnekleri vardır- O’nunla beraber erimiş ve O’nunla bütünleşerek ahirete intikal etmiştir. Allah Resûlü bu sırlarını başka hiç kimseye fâşetmemiştir. Zira bir başka idrakin onları hazmetmesi imkân haricidir.
Dördüncüsü: Mademki bu melekler, bu şuurlu ilâhî kanunlar, bütün kâinatı kuşatmıştır, öyle ise bizim kalb ve gönül hayatımız da aynı kuşatma altındadır. Durum böyle olunca, bizim kalb itminanımız onlarla münasebet kurmaya, onların meydana getirdiği mânevî atmosferlerle rezonans olmaya bağlıdır. Bu münasebet ve rezonans temin ve tesis edildiği nispette de, Allah’tan bize nurlu ve bereketli haberler gelecektir. Bizim onlardan kopukluğumuz ise, aksi neticeleri doğuracak, kalb ve gönlümüz zulmanî haberlerin işgaline uğrayacaktır. Onun içindir ki, meleklerle bütünleşmek çok mühimdir. Onlarla bütünleşmek için de onları sevmek, sevmek için de onları bilmek şarttır.
O melekler ki -tabir caizse- bir elleri Arş’ta diğer elleri ise bizim kalb ve latîfelerimize kadar uzanmış durumdadır. Zaman ve mekân kaydından münezzeh ve melekût âleminin bu safî varlıkları, durmadan bizim his dünyamızı hallaç edip yoğurmaktadır. Onlar her an, her yerde Cenâb-ı Hakk’ın izin ve emriyle bulunabilirler.