İkinci olarak, yukarıda küfür çeşitleri için yapılan izahattan, kâfirlerin hepsinin kalbinin mühürlenmediği de anlaşılmaktadır. Böyle bir durum, laubali hayat tarzlarından dolayı küfre düşenlerde az; diğer inatçılarda, yani şeytanın, hevâ ve heveslerine yapışıp onları sefahet ve dalâlet vadilerinde dolaştırdığı kâfir gürûhunda ise daha çoktur. Hem Asr-ı Saadet’te hem de daha sonraki devirlerde, sefahatin fenalığına ikna edildikleri gün Müslümanlığa girenlerin sayısı hiç de az değildir. Binaenaleyh işte bu çok farklı kâfir çeşitleri içinden bir kesimin dahi Kur’ân’ın getirdiği nurdan istifade etmesi bahis mevzuu ise, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları inzar etmesi ne teklif-i mâlâ yutâk ne de abesle iştigaldir. Çünkü ortada çok küçük bir gürûh dahi olsa iman edebilecek kimseler var demektir.
* * *
Baştan beri خَتْم kelimesine, insanın iradesini kullanması ve Cenab-ı Hakk’ın da yaratması perspektifinden yaklaşarak mevzuyu izah etmeye çalıştık. Havanın kirlenmesi, hayatın suistimal edilmesi, fırsatların kaçırılması gibi misallerle de insanın sebep olduğu hususların (mühürlerin), daha sonra cebren zuhur eden meseleleri aşmasına bir engel teşkil ettiği hususu üzerinde durduk.
Şimdi de isterseniz Bediüzzaman Hazretleri’nin İşârâtü’l-İ’câz isimli eserinde bu âyetin tefsiri sadedinde zikrettiği bir kısım açıklamalar üzerinde durmaya çalışalım. Üstad Bediüzzaman, bu âyeti açıklama sadedinde şöyle der: